Uzun süredir birşeyler yazmak için dinlediğim grupları sıraya koyuyordum ve yazmaya başlıyordum ama sonunu getiremiyordum bir türlü yazıların. Blind Pilot yazmak için listelediğim gruplardan değildi ama dinlemeye başlayınca kendiliğinden oluverdi, yazmak o kadar da zor gelmedi.Blind Pilot, Portland Oregon'lu bir grup (Tesadüf:Nurses grubunun da olduğu gibi). Grubumuzu Israel Nebeker (vokal-gitar) ve Ryan Dobrowski (davul) oluşturuyor. Blind Pilot ikilisi ilk turlarını bisikletlerine atlayıp Batı Yakasını gezerek yapmışlar. Bu bisikletli müzik turlarını ilk ikisi Vancouver'dan Meksika sınırına kadar olacakmış ve fakat bisikletleri San Francisco Modern Sanatlar Müzesi'nin önünde çaldırmışlar ve tur kısa sürmüş.Israel daha sonra bisikletini Craigslist'te satılık olarak görmüş ve yaklaışık 50 dolara geri almış ama Ryan için yazık olmuş tabi. Daha sonra gruba yeni müzisyenler de katılmış ve grup turlara altı kişi olarak bir minibüsle devam etmişler.
Bisikleti çok seven bu grubun müziğinden bahsetmem gerekirse indie olarak nitelendirebilirsiniz ama folk esintileri olmadığını söyleyemem nitekim 2008 de "3 Rounds and a Sound" albümleri yayınladıktan sonra 2009 yılında yayınladıkları EP' lerinde Gillian Welch'in "Look At Miss Ohio" parçasını bir de coverı bulunmakta ve albüm iTunes üzerinden yayınlanmış. Grubun single ı olan"Go on Say it" Temmuz 2008 de haftanın single ı secilmiş ve 3 Rounds and a Sound adlı albümleri ise Billboard Top Digital Albums sıralamsında 13. olmuş. Albümdeki "Oviedo" ve "The Story I Heard" parçaları favorimdir. Açıkcası ben bu gruptan çok umutluyum başka güzel çalışmalar da yapacaklarını düşünüyorum eğer siz de bir yerlerde rastlarsanız dinlemelisiniz diyorum. İlginizi çekebilir düşüncesiyle "Go on Say it" in resmi videosu ekliyorum, iyi dinlemeler.
2010'daki ilk yazım yukarıda gördüğünüz adamlar üzerine olacak. Kendileri Portland Oregon'dan James Mitchell, John Bowers ve Aaron Chapman; yani Nurses. Gitar, keyboard, piyano, elektronik edevat ve vurmalılarla çok tatlı bir müzik yapıyorlar. Bunu deneysel folk olarak adlandıran var, pyschedelic pop diyen var, siz karar verin. Grubu kuran Aaron ve John vokalleri paylaşıyor, James ise vurmalılardan sorumlu.
Aaron ve John ortaokuldan beri arkadaşlar. Birlikte müzik yapmaya başladıktan sonra Idaho'dan California'ya, oradan da Chicago'ya taşınmışlar ve sonunda Portland'da karar kılmışlar. James de gruba burada katılmış. İlk albümleri "Hangin' Nothin' But Our Hands Down" 2007'de, Portland'a gelmeden önce yayımlanmış. Indie'ye yakın duruyor. Asıl dikkat çeken işleri geçen yıl Dead Oceans'tan çıkan "Apple's Acre". Bu albümde müziklerinin olgunlaşıp bir kimlik kazandığı açıkça görülüyor. Kendileri de artık geleneksel rock'n roll enstrümanları dışında farklı şeylerle denemeler yapmak istediklerini belirtiyorlar.
Nurses şarkıları bana şehrin değil, fotoğrafta gördüğünüz gibi ağaçlı bir yerlerin havasını hissettiriyor, belki de bu yüzden onları dinlemek huzur verici. Aaron ve John'un birbirine dolanan ahenkli vokallerinin sakinleştirici bir etkisi var. Geri plandaki vurmalılarla birleşip sizi bir nevi transa sokarak farkında olmadan sağa sola sallanmanızı sağlıyorlar. Bazı şarkılar arasındaki geçişleri fark etmiyorsunuz bile. Apple's Acre'i bir solukta bitirebilirsiniz. Grup üyeleri, albümün görsel yönünün güçlü olduğunu ve konserlerde müziklerine eşlik edecek görseller kullanmayı düşündüklerini, konserlerini bir multimedya deneyimine dönüştürmek istediklerini söylüyorlar.
Nurses'le tanışmak için sizi aşağıdaki videoya davet ediyorum. Myspace sayfaları dışında takip edebileceğiniz bir de blogları var.
Bir ayı geçen sessizliği Menomena'dan Brent Knopf'un solo projesi Ramona Falls'la bozalım. Menomena'nın yeni albümünün kayıtları gecikince Brent Knopf, elindeki Menomena-dışı materyali bir albüme dönüştürmek için Portland ve New York çevresindeki 35 müzisyen dostuyla işbirliğine gitmiş. Onları ziyaret edip birlikte kayıtlar yapmış ve Intuit'i ortaya çıkarmış.
Dediğine göre albümün yüzde sekseni kendi planladığı şekilde, yüzde yirmisi de bu müzisyenlerin doğaçlamalarıyla oluşmuş. Ramona Falls adı, Knopf'un çocukken yürüyüş yapmaya gittiği Mount Hood yakınlarındaki şelaleden geliyor. Knopf'un hem yumuşak hem güçlü olabilen sesi ve akustik gitar albümün atmosferinde belirleyici olurken, keyboard ve elektrogitar şarkılara dramatik bir etki katarak onları farklılaştırıyor. Ramona Falls'un müziğinde en çok hoşuma giden şey bu. Şarkılar boyunca ara sıra yükselen bir keyboard, bir elektrogitar tınısı veya etkileyici bir geri vokal. Sakin ve yoğun bir müzik oluşturacak şekilde yerleştirilmişler.
Albümden çıkan ilk single I Say Fever, çok iyi bir videoya sahip. Albümün geneliyle ilgili fikir verebilecek iki şarkıyı da aşağıdan dinleyebilirsiniz. Bir aydır zevkle dinlediğim bu albümü kulaklarını güzel müzikle dinlendirmek isteyenlere tavsiye ederim.
Her yeni Pearl Jam albümü, benim için bir sınav gibi. Hayatımda özel bir yere sahip olmaları, albümlerini değerlendirmemi zorlaştırıyor. Bir yandan heyecan, bir yandan hayal kırıklığına uğrama stresi. Yine de "Beğenmedim" dememi engelleyecek kadar kör edici bir fanatiklik içinde değilim.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki grubun 9. stüdyo albümü Backspacer'ı beğenmek için Pearl Jam fanatiği olmaya gerek yok. Albümün buna ihtiyacı yok. Pearl Jam'in 90'lara geri dönmesini ya da grunge'ın dirilmesini kimse beklemiyor, böyle bir vaat de yok zaten. Elimizdeki 37 dakikalık, enerjik, derinlikli ve Amerikalı bir rock albümü. Grubun üzerindeki etkiler (Buzzcocks, Ramones, The Who, Bruce Springsteen, zaman zaman country) açıkça görülüyor.
İlk üç şarkı; Gonna See My Friend, Got Some ve ilk single The Fixer, hızlı ve iyi bir başlangıç oluşturuyor. Üçü de bir ağızdan söylenebilecek konser parçaları. Johnny Guitar'ı dinlerken artık biraz yavaşlamak istiyorum ve Just Breathe yetişiyor. Tam bir Into The Wild şarkısı (filmin soundtrackinin Eddie Vedder'a ait olduğunu hatırlatayım). Ardından gelen Amongst The Waves ise derin bir nefes aldırıp gerçekten Pearl Jam'i dinlediğimi hissettiriyor ve çektiğim gitar solosu özlemini bitiriyor. Onu kovalayan Unthought Known ile birleşip albümün bence doruğunu oluşturuyor. Hız tutkusunun bir diğer ürünü olan Supersonic, şu güzel ortamı bozar gibi. Speed Of Sound pek iz bırakmadan geçse de Force Of Nature ve The End, albümü başarıyla kapatıyor.
İlk şarkıların koşan temposu, sonraki sakinleşmeyle dengeleniyor. Aksi halde monotonluğa düşebilirmiş albüm. Bu haliyle Pearl Jam'in ölmediğinin kanıtı. Yield sonrası albümler içinde bakıldığında hayli başarılı. Toplamda derli toplu, iyi bir rock albümü.
Uzun süredir Timber Timbre yazısı yazmayı düşünüyordum ki beklemekten ve yazmayı düşünmekten yorulmuş bir zihinle eyleme geçmeye karar verdim. Belki de söyleyecek çok şeyim var ve hepsini bir araya getirmeye korkuyorum ama bir yerden de başlamak lazım.
Timber Timbre Kanada/ Ontorio dan Taylor Kirk un projesi. Taylor Kirk çoçukluk yıllarında babasının aldığı davulu çalarak müzikle uğraşmaya başlamış, gitarla birlikte rock n roll u benimsemiş ve şuanki müziğine etkisi olan OACD de film okumuş ve tüm bunlarla bugünkü müziğini oluşturmuş diyebilirim. Out of Sparks dan çıkardığı Cedar Shakes (2006) ve Medicinals (2007) albümlerinden sonra bu yıl Arts & Crafts dan çıkardığı Timber Timbre albümüyle dikkatleri üzerine çekmiş olduğunu belirtmem gerekir. Bu arada küçük bir bilgi son albümünün çıkardığı plak şirketi Great Lake Swimmers gibi Kanadalı başka önemli gruplarında çalıştığı bir şirkettir ve bu da daha çok kitleye ulaşmasında etkili olmuştur şüphesiz. Bu son albümünün şöyle önemli bir özelliği daha var o da bu yıl bir çok önemli müzisyene de verilen Polaris Music Prize almayı hak kazanan albümlerden biri olmasıdır.
Timber Timbre müziğine gelirsem ilk çalışmaları daha deneysel ya da freak folk a daha yakın farklı bir şeyler yapıyorum izlenimi veriyor. Oh Messiah adlı parça klibi de mevcuttur ki bu ilk çalışmaları için iyi bir örnektir. Son albümü ise bence bir baş yapıt. Demon Host, Trouble Comes Knocking ve diğerleri oldukça güçlü şarkılar. Müziğindeki bassları, davulları ve vokalini- sesini kullanma şeklini oldukça iyi buluyorum. Bana kalırsa blues-folk un en iyi örneği. Vokali için "ben soul ya da blues söylemeye çalışan beyaz bir adam değilim" diyerek aslında kendisinden de birşeyler kattığını söylemeye çalışıyor. Bunların dışında sinematik özelliğine gelirsek ki bu da parçalarında yarattığı atmosferden ileri gelir ve sözleri de bunu sağlar. Bunun için son albümdeki "Lay Down In The Tall Grass" adlı parçanın sözlerini örnek olarak verebilirim ki kendisi de bir röportajında bu durumu yine bu örnekle dile getiriyor:
“I dreamt you found me out in a field/You tripped over my site / and you dug me out of this shallow grave / with your Swiss Army knife. / And only you could revive me, so badly decomposed; / I was born white, dry and scaly / but you still took me home.”
Nefis karanlık, sofistike, hayret ettirici, hayranlık uyandırıcı bir müziği var. Son olarak kendisini folk şarkıcısı olarak nitelendiren Kirk un son projesi ise Bo Diddley ve Chuck Perry in kanına bürünüp geleneksel rock n roll kaydı yapmakmış. Bunun için de daha önce üzerlerine yazı yazdığım bir Bruce Peninsula elemanı olan arkadaşı Matt Cully ile biraraya geleceklermiş. Merakla bekliyorum ve henüz tanışmadıysanız eklediğim videoyu mutlaka izleyip dinlemelisiniz.
http://www.myspace.com/timbertimbre
not: 7 Ekim çarşamba altıkırkbeş lokalde folk ve folk un içinde olduğu farklı türlerden oluşan müzikleri çaldığım dj performansım olucak ilgilenenleri beklerim, bekliyorum, gelin. Afiş için manyetikbant a teşekkür ediyorum.