"Balkan sound" hayatımıza ne zaman girdi, ne zaman bu kadar popüler oldu da adına festival düzenlenir hale geldi diye düşündüm yazıya başlamadan önce. Aklıma ilk gelenler Goran Bregoviç'in her yaz Harbiye Açıkhava'da verdiği konserler, konser boyunca perdede dönen Çingeneler Zamanı, televizyonda yayınlanan aynı film, Sezen Aksu'nun Goran Bregoviç şarkılarını Türkçe söylediği Düğün ve Cenaze albümü, aynı bestelerin 90'larda pop şarkıcıları tarafından kullanılması oldu. Bu şekilde halihazırda aşina olduğumuz balkan müziği ana akımın içinde kendine yer buluyor. Çingene kültürü zaten 80'lerde Gırgıriye'yle popülerlik kazanmış. Sene 2009 olduğunda çocukluğunu bu bahsettiklerimi izleyerek/dinleyerek geçirmiş nesil yirmili yaşlarının ortalarında. Çingene hayatı ve balkanlar yine tv'de, bir de Gogol Bordello diye bir grup patlamış, o kadar popüler ki Madonna'yla takılıyorlar, Gypsy-punk diye bir kavram dolanıyor ortada. Hıdrellez şenlikleri dolup taşıyor. Bir pazar oluşmuş durumda yani. Dolayısıyla "Balkan Soundz" diye bir festival için şartlar olgun. Küçükçiftlik Lunaparkı güzel bir konser mekanı olmuş. Hem yeterince büyük, hem alet edevatla eğlenmek mümkün. Akşama doğru alanda olduğum için Kolektif İstanbul ve Selim Sesler'i izleyemedim, !DelaDap'a yetiştim. Çek, Sırp, Boşnak ve Rus müzisyenlerden oluşan grup, yaptığı müziği "Şehir Çingene Sound'u" olarak adlandırıyor. Çingene ritimlerine cıptıs katıyorlar. İki çingene kadın solistleri var. Zaten göbek atmaya yeminli olan kalabalığı bayağı eğlendirdiler. Orada olmamın asıl sebebi Firewater, dünya müziklerinden etkilenen bir rock grubu. Solist Tod A son birkaç yılı ülke ülke dolaşıp yerel müzisyenlerle kayıtlar yaparak geçiren bir seyyah. Türk bir sevgilisi var ve Radyo Eksen tayfasıyla bayağı sıkı fıkı. Grup İstanbul'daki ilk konserini geçen yıl Babylon'da vermişti. O zaman seyircinin yeteri kadar ateşleyici olmadığını düşünmüştüm. Bu defa daha kalabalık ve hevesli bir seyirciye çaldılar. Doğal olarak daha iyi bir konser oldu. Setlist yine son albüm ağırlıklıydı ama sahnede o kadar güzellerdi ki şikayet etmek içimden gelmiyor. En azından '96 tarihli ilk albümlerinden Some Strange Reaction'ı dinleyebildik. Tod A hala doğru düzgün Türkçe konuşamadığını ama bir cümleyi iyi bildiğini söyledi: "Bir berber bir berbere gel beraber... I fucked this up too." Oynak ska ritimleri dhol'le birleşince göbek dansları hız kesmeden devam etti. Çek gitarist, dholcü abi ve adını hatırlamadığım tromboncu kadın özellikle başarılıydı. Gecenin son grubu Boban Markovic Orkestar, "Balkan" kelimesinin tam karşılığıydı ve saatlerdir bitmemesine şaştığım bir enerjiyle dans eden insanları iyice yorarak geceye noktayı koydu. Tod A de kenarda sevgilisiyle dans edip halay çekiyordu. Gece boyunca herhangi bir tatsızlık olmadı, alan tıklım tıklım değildi, herkesin dans etmesine yetecek yer vardı. Köfte standının ara sıra ortalığı kaplayan dumanı Haliç kıyısında piknik atmosferi yaratsa da toplamda düzgün bir organizasyondu benim için. Seneye ikincisi de olsa keşke. Fotoğraf makinemin elverdiği kadarıyla çekebildiğim videoları da iliştiriyorum.
90'ların sonunda bir ortaokul öğrencisi televizyonda, caddebostan sahilde çekilmiş bir klip izler ve olaylar gelişir. Üzerinden yıllar geçer ve gencimiz 23 mayıs 2009 akşamı kendini Beyoğlu'nda Ghetto isimli bir mekanda bulur. İşte budur, az çok o geceki kesmeşeker konserinin evveliyatı bendeniz için. 90'ları seven herkes gibi ben de, o gün üzerimde bir Kadıköy sevgisi, bir çeşit kendime özgü nostaljiyle gelmiştim mekana. Hiç düşünmeden verilen 20 lira sonucunda girdim içeriye. Mekan havasız, sahne alçak, yerler ise halı kaplıydı. Otel lobilerine alışık olmayan bünye şaşırıyor pek tabii olarak. Boş sahneye bakarken, bir anda seyircilerin arasından Cenk Taner önderliğinde gitarda Kaan Altan, bassta Mehmet Şenol Şişli, davulda ise Emre Sarıtunalılar'ı gördüm. Sevineceğim yerde içimde anlamsız bir burukluk oluştu. Bu anlamsızlığa konserin sonlarına doğru bir anlam yükleyebildim. Her neyse, tek sorumlu'yla açılan konser aşk ve para'yla, en sevdiğim acıların kralı'yla devam ediyor ve tabir-i caizse beni kendimden geçiriyordu. Bir ara ise, Cenk Taner'in saz arkadaşları, abimizi sahnede yalnız bırakıyor ve solo bir performans izleyenleri büyülüyordu. Bu esnada, buradan uzaklara gitmek isteyenler, başlarını sadece aşk için eğenler ve güneşin hiç batmadığına inanlar ordusu astral ziyaretler yaparken, bendeniz de bir hayli yorulmuştum. Köşede koltuklarda otururken çalan İstanbul İstanbul ile "yuh artık bu da çalınmaz ki" gibi tepkiler, mekanın rabarbasını oluştururken hafiften gitmeye hazırlanıyordum ki, sanki bu kararımı farkeden Cenk Taner, bana nazire yaparcasına yine, ne gaz, ne de odun alacak parasının olmadığından bahsediyordu. Bu son darbeyle enerjiyi tüketen bendeniz mekandan ayrılıyordum ki, oradaki izleyicilere bakakaldım. Benim konserin başında hissettiğim burukluk sanki onlarda da vardı. Neredeydi bunca yıldır Kadıköy'ün efsanesi? Neredeydi kaptan? Yoksa buraları terk mi etmişti? Yoksa müzik şu son 10 senede çok değişmiş de Kadıköy Sound'u tarihe mi gömmüştü? Konser başındaki anlamsız sıkıntımın sebebini de anladıktan sonra tekrar Kadıköy sınırlarına dönmek için çıktım mekandan. Eve dönerken, aklımda canımı sıkan başka şeyler de vardı ama, ömürlük bir konser izlemenin saçma gururu da fena halde göğsümü kabartmıyor değildi.
Not:Beni süvetere alan ve benden yazı yazmamı isteyen kitsch insect ve manyetikbant'a saygılar sunar aranızdan ayrılırım.
Üç ayı geçmiş yazmayalı. Buralarda hala birileri var mı? Bu yazıyı yazmadan önce oturup hafızamı tazelemeye çalıştım biraz, konseri ayrıntılarıyla hatırlamaya çalıştım. Bant'ın kulaktan kulağa konser serisi kapsamında, 7 Haziran gecesi Arka Oda'da izledik Tara Jane O'Neil'i. Bu kadınla tanışıklığım yenidir, In The Sun Lines ve A Ways Away albümlerini dinleyip hoş bulmuşumdur müziğini. Küçük ve samimi bir ortamda kendisini dinlemek de güzel bir fikir gibi göründüğünden leş gibi sıcak bir Haziran akşamı Arka Oda'daki yerimi almışımdır. Büyük beklentilerim olmadığı sanırım anlaşıldı. Konseri açan OAK benim için gecenin en önemli kazancıydı, onları dinlemekten çok keyif aldım. Maalesef aynı şeyi Tara için söyleyemem. Tavırlarıyla, konuşmasıyla, anlattığı hikayelerle, Cher'i nasıl sikebileceğini merak etmesiyle benim için o kadar iticiydi ki, hayatımda ilk defa sahnedeki birini izlerken içimdeki hoşnutsuzluk bu kadar güçlüydü. Bir samimiyetsizlik dalgası aktı sanki mikrofondan bana doğru. Seyirciye sarf edilen "I love you"lar ilk defa bu kadar yalan geldi. Gerçi insanlar böyle hissetmiyor gibiydi, konseri daha iyi yapmak için çabalıyorlardı kendilerince. Ama seyirciye dağılan bütün o zillerin bir işe yaraması için ortada bir iletişim olması gerekti ve ben böyle bir şey hissetmedim. Hangi albüme ağırlık vermiş, ne çalmış, hiçbirini söyleyemem. Önemli de değil, çünkü dinlediğim şarkıların şu anda verdiği hisle ilgisi yoktu oradakilerin. Cehennemi sıcakta, kısık ışıklarla, bir saatten belki biraz fazla sürdü bu hadise ve bittiğinde gerçekten çıkıp gideceğim için mutluydum. Tara Jane O'Neil'ın performansı da orta büyüklükte herhangi bir grubun konserini açan solo sanatçılardan daha iyi değildi. Sorry. Benim kadar sıkılmayanlar vardır umarım. Son olarak konserle ilgisiz bir şey; aylar sonra buraya yazmak ve birilerinin bunu okuyabileceğini düşünmek birden çok iyi geldi.
Uyuşukluk üzerine tahsil yaptığım için bugüne kadar cümlelerimi toparlayamadım, özür dilerim. Tindersticks hayatımda büyük yere sahip bir grup değil, üç beş şarkısını bilirim o kadar, bu yüzden gayet sakin halde, sadece iyi müzik dinlemek üzere gittim CRR'ye. Konser saatinde başladı. Açılışı bilgisayarı ve gitarıyla İrlandalı David Kitt yaptı. Kendisinin "Türkiye'yle ilgili bildiğim tek şey küçükken Midnight Express'te izlediklerim. Umarım bir şeyler değişmiştir. Bi şey demedim tamam, ehi ehi." ifadesini yersiz buldum. Sanırım yarım saat civarında kaldı sahnede. Tindersticks ilk birkaç şarkı boyunca mikrofon ve ses seviyeleriyle ilgili sorun yaşadı. Stuart Staples'ın "This is fucked." çıkışından sonra mikrofon değişti, olay halledildi. Grupla ilgili ne söyleyebilirim ki, kendilerini ilk defa izledim ve büyüleyiciydiler. CRR'nin rahat koltuklarına gömülüp, kimsenin çıt çıkarmadığı, sahnedekilerin ayaklarının çıkardığı gıcırtıların bile duyulduğu bir ortamda müziği solumak huzur vericiydi. Seyirci tam da olması gerektiği gibiydi. Ses çıkarmamak için fotoğraf makinemin deklanşörüne basmaya bile çekindim. Zarafetin vücut bulmuş haliydi sahnedeki her adam. Karşılarında böyle güzel bir seyirci olduğu için onlar adına, konser CRR gibi güzel bir yerde olduğu için de Tindersticks dinleyicisi adına mutlu oldum, sonunda iki bisle ödüllendirildik zaten. CRR değerlendirilmesi gereken harika bir salon, orada olmayı özlediğimi fark ettim. Konserden 20 gün sonra görüyorum ki bende bir huzur ve mutluluk duygusu bırakmış Tindersticks. Setlist şöyleydi: Introduction, Yesterdays Tomorrows, The Flicker of A Little Girl, Feel The Sun, E-Type, Other Side of the World, The Organist Entertains, Dyin' Slowly, City Sickness, Say Goodbye to the City, Sleepy Song, She's Gone, Hungry Saw, Mother Dear, Boobar, All The Love, The Turns We Took, My Oblivion, Her, My Sister, Tiny Tears (sıralamadan emin değilim). Şurada birkaç fotoğraf var.
Silent Land Time Machine, geçtiğimiz yıl ekim ayında &hope still adındaki albümünü Indian Queen Records ve Time Lag den yayınladı. Albüm kritiğine geçmeden önce Silent Land Time Machine den bahsetmek istiyorum.SLTM i tek kişilik bir orkestra gibi düşünün. Jon, Godspeed You! Black Emperor ve A Silver Mt. Zion dan aldığı ilhamı içinde viola, keman, gitar, akordiyon, piyano ya da eline alabildiği her ne varsa müziğine katıyor. Keman söz konusu olunca müzisyenin gerçek ilhamlarını belirtmek gerek violist Anni Rossi ve A Silver Mt. Zion dan tanıdığımız Sophie Trudeau bu güzel ilhamlar.Kısacası bu ilhamlarla ve bu enstrümanlarla kendi çok sesli grubunu kuruyor Austin-TX da. Albümündeki parçalar şöyle; Everything Goes To Shit, I Shouldn't Be In School, The Thing This Doesn't Mean Is Nothing, The Contours of Perfect Distance, Electronic Transmission(S), Down To Hill, Copperpot Topography. Gelelim müziğinin nasıl olduğuna. Şimdi bu kadar çok enstrüman olunca, tek kişilik bir 'orkestra' olduğunu söyleyince ve tabiki A Silver ı da anınca akla hemen post- rock demek geliyor. Açıkcası SLTM için polyfoni müziğinin içine süreklemek için bir yol gibi. Hafif bir akordiyon sesi duyunca galiba biraz folk da diyebilirsiniz ya da Electronic Transmission dinlediğiniz de elektronikten bahsetmek zor da olmayabilir. Ama birden yaklaşık 13 dakikalık Copperpot Topography parçasını dinleyince onun size sunduğu bitmek bilmeyen enerjisiyle karşılaşabilirsiniz ve içinde herşey olan bir dünya ile. Her neyse ben şu post- rocktır bu anti deneysel folktur demek istemiyorum ama last fm de bir günlük yazısında okuduğum SLTM için verilen post-americana-psyminimal-desktop-folktronica tür kavramını duyunca biraz eğlendim her neyse myspace sayfasında experimental chamber folk/ rock olarak tanımlamış kendisini bunu ekleyerek kafanızı bu türler konusunda daha da karıştırarak bu konuyu kapatmak istiyorum. Benim hoşuma giden tarafı bu çok kişilikli adamın kendini ifade etme biçimi. Genel olarak müziğinde söz yok ama arada müziğine eşlik eden insan sesleri de yok değil bunu Copperpot Topography dinlediğiniz zaman görebilirsiniz. Her neyse kullandığı herşey müziğini ve dinleyenini bir yere götürebiliyor yani bana herşey onun ifadesinde yerli yerinde geldi. Son olarak söyleyebilceğim şey şudur eğer bir yerlerde rastlarsanız tek kişilik bu orkestrayı dinlemeden geçmeyin.
Drive-By Truckers - Live From Austin, TX
-
This CD/DVD set documents what is, for the "ACL" TV show a raucous
performance; for the Truckers, however, it's politely subdued. [Stephen M.
Deusner]
rock’n coke: müzikte markalaşma
-
Bu hafta sonu Rock’n Coke var. Evde zevkle dinlediğim grupların her gece bir
yerlerde sahneye çıktığı bir şehirde yaşadığımdan buradan ahkam kesmek
kolay. ...
Zeki Müren ve Şarkıların Gözünü Kör Etmek.
-
Hafızam gerçekten kuvvetlidir, yıllar öncesinin olayını gününe tarihine hava
şartlarına kadar hatırlarım. Bu durum, zaman zaman "süpergü...
beterpan’a katıl!
-
beterpan’a katıl, hayatını yaşa! Bağımsız dergi beterpan’da siz de farkınızı
göstermek istiyorsanız, yazdıklarınız ve çizdiklerinizle dergide yer almak
içi...
Jochem Paap - Vrs-Mbnt-Pcs 9598 1
-
Jochem Paap, daha ziyade "Speedy J" takma ismiyle 90'larda çıkarmış olduğu, techno yönü ağır basan çalışmalarıyla bilinen Hollandalı elektronik müzisyeni.. k...