26 Aralık 2007

şşşş! piano magic dinliyoruz!


Müzik bizi sessizlikten kurtardı ama "dinlemesek de her konserde görünelim, namımız yürüsün"cü enteresan komünitenin gevezeliğinden yırtamadık. Buna rağmen gruptan "best audience ever" iltifatını almayı başardık 19 Aralık'ta Babylon'da gerçekleşen Piano Magic konserinde.
Radarlive'da deniz yorgunluğuyla çimlerde yayılarak izlemiştim, bu sefer sağ öndeki amfinin dibinden, müziği midemde hissederek iştirak ettim kendilerine. İngiliz muhasebeci kostümüyle gözlerini pörtleterek Babylon'u süzen Glen Johnson, gitarını neredeyse önündeki seyircilerle beraber çalacakmış gibi duran Franck Alba, sevimli metalci görünümlü basçı Alasdair Steer, mükemmel davulcu Jerome Tcherneyan ve Cedric Pin'in harika performansı boyunca Klima'yı pek aramadım açıkçası.
2 saat boyunca sahnede bir ses duvarı yükseldi sanki, hele konserin sonuna doğru bu ses duvarına çarpıp çarpıp dağıldım. O kadar güçlü ve "gürültülü" bir setlistti ki Glen Johnson "Birkaç sakin parça çalabilir miyiz?" diye nezaketen izin aldı seyirciden. Dead Can Dance cover'ından önceki Spice Girls muhabbeti güldürdü:
- Şimdi bir Dead Can Dance şarkısı çalıcaz. Onları biliyo musunuz?
- Eyyoo, helööö..
- Yoksa Spice Girls mü tercih edersiniz? Hangisi?
- Eyyoo, helööö..
- Move a little closer baby... 'cause tonight is the night when 2 become 1! (Spice Girls)

Konserle ilgili tek kötü şey - ve gözardı edilemeyecek kadar sinir bozucu - başta bahsettiğim gevezeliklerdi. Şarkı başlarında öyle anlar oldu ki arkadan sürekli vırvır konuşma sesleri gelirken, orta ve önlerden "şşşşşş" sesleri yükseldi. Sahnedekilerin şaşkınlığı da yüzlerinden okunuyordu. Glen Johnson bazen sessizlik sağlanmasını beklemek zorunda kaldı. Babylon'daki bu olay bir şekilde bitmezse bayağı gerginlik yaşanır.
Yine de seyircinin konserle ilgilenen kısmı o kadar coşkuluydu ki önce "gördüğümüz en iyi seyircilerdensiniz", sonra da "en iyisi sizsiniz" cümleleriyle ödüllendirildik. Bir ara yorucu bir tempoyla alkış tutturdular bize. Karşılıklı gaz vermelerin sonunda beklenen bir bis de oldu tabii. Kaçıranlar ne kadar üzülse yeridir. Özellikle bis itibariyle Sonic Youth'a yakın bir mertebeye erdik. Setlist'i vermeden önce gruptan gülümseten bir cümle daha: "Piano Magic düğünleriniz, partileriniz ve cenazeleriniz için hizmetinizdedir."

No Closure
Saint Marie
Jacknifed
The End Of A Dark, Tired Year
Advent (Dead Can Dance)
The King Cannot Be Found (über-güzeldi=)
I Am The Teacher's Son
Love & Music (çok eşlik edildi buna tabii)
Great Escapes (bu şarkıdan sonrası bir tür trans gibiydi)
The Nostalgist
Speed The Road, Rush The Lights
(Music Won't Save You From Anything But) Silence
Saints Preserve Us (nasıl desem, hayatımı kaydırdı)
The Last Engineer
BİS - Password (Hallelujah!)

devamı...

06 Aralık 2007

neil young - dead man soundtrack (1996)


Jim Jarmusch'ın Dead Man'i, hayatımda izlediğim en iyi müziklere sahip filmlerden biridir. Filmin tekinsiz atmosferini ve dünyadan ayrılıp ölüme gitme yolculuğunu çok iyi anlatır Neil Young'ın ham gitarları, cızırtıları, orgu ve gökgürültüsünü andıran sesleri.
Filmi izlemeyenler için kısa bir özet geçelim; Cleveland'lı muhasabaeci William Blake (Johnny Depp) yeni işi için Machine kasabasına gelir. Fakat işini başkası kapmıştır. Şirketten kovulan Blake, kasabada Thel adlı bir kadınla tanışır. Kadın onu odasına götürür. Thel'in eski sevgilisi onları yatakta yakalar, Thel'i öldürür. Yaralanan Blake Thel'in silahıyla adamı öldürür ve çaldığı bir atla kasabadan kaçar. Öldürdüğü adam şirket sahibinin oğludur. Blake'i yakalamaları için 3 azılı katil görevlendirilir. Atın üzerinde baygın halde yolculuk eden Blake, yalnız kızılderili Nobody'le karşılaşır. Nobody, onu şair William Blake'in reenkarnasyonu sanır. Kurşun Blake'in kalbinin çok yakınındadır ve çıkarılması imkansızdır, Blake gerçekten de çoktan ölmüş bir adamdır.
Film kızılderili Nobody'nin okuduğu Blake şiirleriyle, onun ilginç öyküsüyle, karşılarına çıkan garip haydutlarla ve peşlerindeki katillerle Blake'in ölümüne doğru ilerler. Kanımca Jarmusch'ın en iyilerindendir. Neil Young'ın müziğinin atmosfere katkısı çok önemlidir. Diyaloglu episodları dünyadışı elektro gitar sesleri birbirinden ayırır. Ruhun dünyayı terk etmesinin, damarlardan çekilen kanın sanrılı müziğidir bu. Young, stüdyoda tek başına filmi izlerken, doğaçlama icra edip kaydetmiştir müziği. Belki bu yüzden filmin hissettirdiklerine bu kadar denk düşer. Tribi gelen bünyelere kuvvetli bir halüsinojendir.
1 saatlik soundtrack'te filmdeki diyalogların bir kısmını ve Johnny Depp'ten bir William Blake okumasını bulmak da mümkün. Özellikle tavsiye ettiğim ve filmi izlemeye/bir daha izlemeye heveslendirecek bölüm ise Stupid White Men.

1. Guitar Solo, No. 1
2. The Round Stones Beneath The Earth...
3. Guitar Solo, No. 2
4. Why Does Thou Hide Thyself, Clouds...
5. Organ Solo
6. Do You Know How To Use This Weapon?
7. Guitar Solo, No. 3
8. Nobody's Story
9. Guitar Solo, No. 4
10. Stupid White Men...
11. Guitar Solo, No. 5
12. Time For You To Leave, William Blake...
13. Guitar Solo, No. 6

devamı...

01 Aralık 2007

eddie vedder - into the wild soundtrack


Into The Wild, Sean Penn'in ilk uzun metraj filmi. Üniversite öğrencisi Christopher McCandless, mezun olduktan sonra biriktirdiği tüm parayı OXFAM'a bağışlar ve yaban bir hayat sürmek için Alaska'ya doğru yola çıkar. İçindeki ve dışındaki yolculuk boyunca yaşadıkları ve karşılaştığı insanlar filmin öyküsünü oluşturur. Filmle ilgili bir şey bilmeseniz bile, müzikleri bir yol filmi olduğunu belli ediyor.
Eddie Vedder, arkadaşı Sean Penn'e süper bir kıyak çekmiş. Yarım saatlik harika bir soundtrack hazırlamış. Şarkılar çoğunlukla akustik, yer yer mandolinli. Eddie Vedder'ın sesi bir Crazy Mary'deki gibi yumuşak, bir Footsteps'teki gibi güçlü. Pearl Jam'in Lost Dogs'undaki akustik parçaları sevenler bu albüme kesinlikle bayılacaktır.
Cameron Crowe'un Elizabethtown'unda şöyle bir cümle geçer: "Bu şarkıyı dinlerken arabanın camlarını aç, bazı şarkıların havaya ihtiyacı vardır." Bu albüm tam da böyle. Dinlerken bir açık alan ferahlığı, hareket hissi veriyor. Sinematografik şarkılar. İster istemez Beat'leri düşündürüyor. Amerikan folk/rock'ına aşina, seyahate meyilli bünyelere tavsiye edilir. Şarkılar arasında ayrım yapamıyorum, tracklist'i veriyorum:

1. Setting Forth (Yolculuk başlar)
2. No Ceiling (Vedalaşma)
3. Far Behind (Her şeyi geride bırakmak)
4. Rise (Yolunu aramak)
5. Long Nights (Eski dünyadan kopuş)
6. Tuolumne (Sierra Nevada dağları civarında bir bölge ve nehir)
7. Hard Sun (Sleater-Kinney'den Corin Tucker'ın vokalleriyle)
8. Society (Seni bıraktım diye kızmazsın değil mi "society"? Kusuruma bakma..)
9. The Wolf (Eddie'nin ulumasını sevenler için lezzet şöleni, bildiğin "wild")
10. End Of The Road (Yol bitse de, bitmez)
11. Guaranteed (Kıssadan hisse, hayatı bir yolculuk olarak algılama durumu)

devamı...

15 Kasım 2007

mick harvey - two of diamonds


Nick Cave & The Bad Seeds'in temelindeki ikinci isim Mick Harvey, dördüncü (Serge Gainsbourg şarkılarını coverladığı iki albümü de sayıyoruz) solo albümü Two Of Diamonds'ı bu yılın ortalarında çıkardı. Kendisine kontrbasta Rosie Westbrook, org, gitar ve davulda Bad Seeds'den James Johnston ve Thomas Wydler eşlik etti. Bu gayet TRT girişten sonra...
Şarkıların tekil anlamlarının ötesinde, Two Of Diamonds'ın bütününe yayılan melankolik bir atmosfer var. Sakin ama huzurlu değil. Daha ilk şarkıdan insanı içine alıyor. Şarkıların sadece ikisi kendisine ait (Little Star ve Blue Arrows) ama Harvey hepsini o kadar iyi söylüyor ki, içlerindeki "blues"u hissediyorsunuz. Diğer şarkılar önceki albümü One Man's Treasure'daki gibi eskilerden, sevilenlerden derlenmiş. Listede PJ Harvey ve Nick Cave'in dışında Die Haut gibi pek bilinmeyen gruplar da var.
Mick Harvey içinde bulunduğu gruplara kazandırdıkları ve başka müzisyenlerle yaptığı ortak çalışmaların yanında, harika bir solo albüm daha yaratmış işin özü. Two Of Diamonds'ı Nick Cave/Leonard Cohen/(belki biraz) son dönem Johnny Cash karışımıyla ilgilenenlere tavsiye ederim. Açık denize bakarak dinlenmesi halinde kişiyi astral seyahatle Avustralya'ya götürebilir. Muhteviyatı favorilerimle birlikte aşağıdaki gibidir. İyidir.

1. Photograph*
2. I Don't Want You On My Mind*
3. Sad Dark Eyes
4. Here I Am
5. Blue Arrows
6. No Doubt
7. Everything Is Fixed*
8. A Walk On The Wild Side
9. Little Star
10. Slow Motion Movie Star (PJ Harvey)*
11. Out Of Time Man (bunda afacan bir Brit havası var)*
12. Home Is Far From Here


Mick Harvey MySpace

devamı...

11 Kasım 2007

Grizzly Bear-Friends


Grizzly Bear yeni EPleri"Friend" ile dinleyicilerinin karşısına çıktı.Yellow House dan sonra bu EP leri açıkcası heyecanlandırıcı.EP lerinden bahsetmek gerekirse deneysel ve lo-fi tadında önceki albümlerindeki şarkıların yeni versiyonları ve farklı grupların şarkılarına yaptıkları coverlar var."Alligator"-Choir versiyonu, "Little Brother"- electric versiyonu, "Shift"- alternate versiyonu, çok sevdiğimiz "Plans" in farklı-güzel bir versiyonu, CSS coverı "Knife", Band of Horses coverı "Plans", Atlas Sound coverı yine bir başka " Knife".Ayrıca Daniel Rossen elinden çıkma bir de "Deep Blue Sea" var.Biraz yorumlarsak Band of horses coverı Plans i sevdim çok eğlenceli olmuş ayrıca plans in üzerindeki folk kokusu hoşuma gitti.Atlas Sound da CSS den çok farklı olarak Knife ı psychedelic havaya sokmuş bunu da pek beğendim.Sevgili Daniel Roosen(Grizzly Bear vokal ve gitaristi) Deep blue sea yi anti-folk a yaklaştırmış ve ben açıkcası çok beğendim.Kısaca Grizzly Bear dinleyicileri bu güzel deneysel EP yi bir an önce dinlemeli.

devamı...

04 Kasım 2007

joe strummer: the future is unwritten


Daha önce bahsettiğim Control'ün etkisinden biraz çıkmamı sağladı Julien Temple'ın (The Great Rock And Roll Swindle, The Filth And The Fury, Glastonbury) belgeseli. Glastonbury'deki kamp ateşiyle hippileri, punkları, reggaecileri birleştiren Strummer'ı, köprü altında yaktıkları ateşin etrafında toplaşan arkadaşları anlatıyor. Strummer'ın dünyanın her köşesinden müziği insanlara ulaştırdığı radyo programı da bu anlatıya fon müziği oluyor.
Tüm dünya müziğini kucaklayan Strummer gibi birinin bu konsept içinde anlatılması yerinde olmuş. Yine Strummer'ın kişiliğini göz önüne alırsak, doğum yeri Ankara'dan bahsedilirken dansöz ve deve görüntülerinin üzerine Rock The Casbah'ı yapıştırmak, beklenmeyecek kadar oryantalist. Bu kolaycılık dışında filmle ilgili bir hoşnutsuzluğum yok.
Strummer'ın diplomat babası sayesinde küçüklüğünü ülke ülke gezerek geçirmiş olması ve ilerleyen yıllarda ağabeyinin yatılı okuldaki intiharıyla başlıyoruz. 68'de ergen olmanın harika olduğundan dem vuruyor ve gençlik yıllarımıza hippilerle beraber işgal ettiğimiz boş binalarda başlıyoruz. Arkadaşları Strummer'da hep varolan liderlik havasından, kendisine uygun gördüğü isimlerden bahsediyor.
Müzik kariyeri de bu yıllarda "The 101ers" ile başlıyor. Grup Roundhouse'da çalacak kadar büyüyor. Daha sonra Sex Pistols ile tanışıyorlar ve Joe, grubu dağıtıyor. The Clash kurulup provalarına hız verdikten sonra Strummer, punk'ın büyük hatalarından birine ortak oluyor. Hippi arkadaşlarıyla bağlantısını koparıyor ve punk'ın kendisi için yarattığı kalıba giriyor. Punk, kurallara karşı çıkmasına rağmen bir süre sonra İngiltere'de kendi kurallarını yaratıyor ve bir anlamda muhafazakarlaşıyor.
Filmde Strummer'ın hataları, hırsı, değişken karakteri açıkça anlatılmış. Karşımızda yine bir ikon değil, hatalarıyla ve pişmanlıklarıyla dengeli işlenmiş bir müzik adamı var.
The Clash'in bir memuriyete dönüştüğü fark edilip buna son verildikten sonra Strummer sinema oyunculuğuna el atıyor. Dünya müziklerine daha çok gömülüyor. Eski dostlarıyla bağlarını yeniden kuruyor ve hayatını herkesi birleştiren bir kamp ateşine çeviriyor. Grubu Mescaleros'la müziğe bir süre daha devam ediyor. Öldükten sonra da ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Filmin akışı bu şekilde, hem Strummer'ın hayatına hem de döneme objektif bir bakış. Dikkatimi çeken şey filme konuk olan onlarca kişinin arasında Paul Simonon'un olmaması, ve filmde Guns of Brixton'ın hiç duyulmaması. Bir de katılımcıların isimleri verilseydi, izleyicinin takip etmesi daha kolay olurdu. Bunun dışında Joe Strummer'ın çizimlerinden araya serpiştirilen animasyonlar oldukça hoş.
Konuk listesinde eski The Clash üyeleri ve Strummer'ın bir çok arkadaşının yanında Bono, Jim Jarmusch, Johnny Depp, Anthony Kiedis, Flea, John Cusack, Steve Buscemi, Matt Dillon gibi isimler de var.
Özetle, konukları, anlatım tarzı ve görselliğiyle tatmin edici bir belgesel. Control'den sonra bir doz alınmalı.

joestrummerthemovie.com

devamı...

31 Ekim 2007

Control (Anton Corbijn)


HOLA! Okul, ödevler, bitmesi gereken çeviri derken uzunca süre ilgilenemedim burayla. Zaten bilgisayarım da komada. Şimdi başına oturunca özlediğimi hissettim. Umarım bizi okuyan birileri varsa, "n'oldu bunlara?" diye düşünmüşlerdir =)
Geri dönüş şerefine filmekimi'nde izlediğim iki filmden bahsedeceğim.

Control (Anton Corbijn)
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bu filmden bu kadar etkilenerek ve sarsılarak çıkmayı beklemiyordum. Öyle ki, artık Joy Division şarkılarına daha farklı anlamlar yüklüyorum, özellikle Atmosphere'i tüylerim diken diken olmadan dinlemek zorlaştı.
Filmin sinematografi açısından kusursuz olduğunu düşünüyorum; kullanılan renk, kadrajlar, kamera açıları, ışık / kontrast... Yönetmeninin fotoğrafçı olduğu her halinden belli oluyor, filmi kare kare duvarınıza asabilirsiniz.
Senaryo, Ian Curtis'in karısı Debbie'nin yazdığı "Touching From A Distance" kitabından uyarlanmış. Olaylara sadece Ian'ın değil, Debbie'nin tarafından da bakmamızın sebebi bu olsa gerek. Film, müzisyenliğinin ötesinde, Ian'ı gayet sıradan günlük hayatı içinde, ortalama bir memur ve pek de iyi olmayan bir koca / baba olarak da sunuyor. Ve bu bakış çok yerinde, çünkü 70'lerin İngiltere'sinin binalarından tutun da takım elbiseli memuriyetine kadar her şeyin insanı nasıl kıstırdığını hissedebiliyoruz.
Ian'ın David Bowie makyajına ve peluş kıyafetlerine rağmen bir "Marslı" olmadığını görüyoruz. Çok genç yaşta evlenip, çocuk sahibi olup, evini geçindirmek için çalışan ve yaşadığı yerden nefret eden -belki binlerce- İngiliz'den biri. Bu sıradan görünümü vurguluyorum çünkü Ian Curtis'in filmde bir "star" olarak ilahlaştırılmamasını sevdim. "Star" olmak istemediklerini ifade eden insanların öldükten sonra belgeseller / kurmacalar yoluyla ikonlaştırılmasını biraz rahatsız edici buluyorum. Ölüye mastürbasyon yapmak gibi. Veya ölü vasıtasıyla kendini tatmin. Her neyse. Konudan uzaklaşmayalım.
Oyuncuların performansına diyecek yok, Sam Riley rolünün hakkını vermiş. Canlı performans sahnelerinde de hepsi çok başarılı. Filme şu noktada bir eleştirim olabilir; Ian'ın intihara gitme süreci biraz havada kalıyor. Elimizde başarısız ama bir türlü bitirilemeyen bir evlilik, suçluluk duygusuna rağmen vazgeçilemeyen bir sevgili, insanı öldürebileceğini öğrendiğimiz ve tedavisi belli olmayan bir hastalık, grup arkadaşlarının gitgide epilepsi nöbetlerini kanıksaması, kullanılan bir sürü ilacın yan etkileri, grubun büyümesinin artırdığı sorumluluklar, sahnede kendinden çok şey veriyor olmak ve hep daha fazlasının istenmesi var. Yine de Ian'ın içinde olup biten ve bizim görmediğimiz şeylerdir diye düşünüyorum nihai kararını şekillendiren.
Filmde hoşlandığım bir diğer şey, She's Lost Control, Love Will Tear Us Apart, Isolation, Transmission gibi şarkıların grubun ve Ian'ın hayatının akışı içinde nasıl ortaya çıktığını görmekti. Aklımdan çıkmayacak detaylarsa Ian ve Debbie'nin ilk el ele tutuşması, Sex Pistols konserindeki insanların yüzlerindeki büyülenmişlik ifadesi, Tony Wilson'ın kontratı kanıyla imzalaması, She's Lost Control'deki sprey fısfısları, önden tipik bir İngiliz memuru görünümü veren Ian'ın pardesüsünün arkasında yazan HATE, Ian sahnede nöbet geçirdikten sonra kulise gelip "harika bir konserdi" gibi şeyler söyleyen grup elemanları... ve hepsinden daha çok, Macclesfield krematoryumunun bacasından yükselip Atmosphere'e karışan Ian'ın kapkara ruhu.
Sadece Joy Division'la ilgilenenler için değil, tüm sinemaseverler için izlenmesi gereken, "iyi" bir film. Etkisinden kolay çıkılmıyor, üzerinde uzun süre düşündürüyor. Corbijn'in bir sonraki filmini sabırsızlıkla bekletiyor.

Olay akışını ayrıntılı olarak okumak isteyenler wikipedia'ya buyursun.
Ayrıca ==> controlthemovie.com


İkinci film "Joe Strummer: The Future Is Unwritten" da yakında burada =)

devamı...

30 Ekim 2007

Mount Eerie-I am NEW


Mount Eerie, The Microphones ' tan tanıdığımız Phil Elverum ' un yeni projesi.Hatta kendisi bir röportajında şöyle demiş:"Mount Eerie is a new project. The Microphones was completed, or at least at a good stopping point. I did it because I am ready for new things. I am new."Bu söylemi okuyunca söylem demek doğru mu bilmiyorum da sanki bir alt metni varmış gibi geldi bana herneyse ne kadar büyük bir şey söylüyor bu Phil dedim ve deli gibi merak edip dinlemye başladım.Sonuçta I am new demek kolay olmasa gerek.Bu durumda bu büyük sözler için ben de dinledim yeni projesini The Microphones' tan daha minimalist bulduğum müziğini açıkcası sevdim. Büyük sözlerinin minimalizmden geldiğini anladım tabi bunlar benim düşüncelerim açıkçası Phil i seven projelerini ve değişen vizyonunu görmek isteyen varsa Mount Eerie ' yi dinlemelerini önerebilirim.Ama The Microphones'u hiç dinlememiş olmak Mount Eerie'yi dinlemeye de engel değil açıkçası ben biraz deneysel biraz indie sevenler ve lo-fimanyaklar için de önerebilirim.Ayrıca alttaki bağlantıdan parçalarını indiredebiliyorsunuz.İnternet archive.

devamı...

30 Eylül 2007

antwerp'in yerel tanrıları: dEUS


Belçikalı alternatif / deneysel rock grubu dEUS, 1989'da Antwerp'te kuruldu. 1992'de henüz albüm çıkarmamış grupların katıldığı HUMO's Rock Rally ile isimlerini duyurmaya başladılar. Grubun kuruluşundan beri değişmeyen iki üyesi solist/gitarist Tom Barman ve klavye/kemancı Klaas Janzoons. Geçmişte kadroda yer alan müzisyenlerin çoğu müzik kariyerlerine başka gruplarda devam ediyor (Zita Swoon, Kiss My Jazz, Dead Man Ray, Vive la Fête, The Love Substitutes).
dEUS'un müziğini tanımlamak zor, Frank Zappa ve Leonard Cohen'den Sonic Youth'a kadar pek çok isimden ilham alıyorlar. Müzikleri bir kara film soundtrack'i gibi geliyor bana. Bir an sakin, bir an kakofoni ve bağırışlar. Kesinlikle şehirli bir müzik. Gitar ve şarkıların atmosferini belirleyen keman melodilerinin arasında teypten cızırtılı erkek sesleri - gibi. Şu mevsimle de iyi gidiyor. Grubu dar kalıplara sokmadan, rock, caz ve folk aromalı deneysel müzik yaptıklarını söyleyebilirim. Bir de nedense bana çok görsel geliyor müzikleri, onları hep bir performans grubu olarak düşünüyorum, kafamın içindeki eski bir caz kulübünde kırmızı-mavi ışıklar altında sahnede salınıyorlar. Albüm bazında konuşmak gerekirse..

Worst Case Scenario (1994): En bilinen dEUS şarkısı Suds & Soda'yı içerir. Grubu tanımak için iyi bir albümdür çünkü bahsettiğim farklı tarzların hepsini duymak mümkündür. Single'lar Suds & Soda, Via ve Hotellounge dışında Great American Nude dikkate değer, Tom Barman bir 15 sene sonra Tom Waits kıvamına gelir mi diye düşündürür.
In A Bar, Under The Sea (1996): Favori dEUS albümüm. Roses, Fell Off The Floor Man, Theme From Turnpike, Serpentine, Guilty Pleasures, Little Arithmetics gibi çok başarılı parçaları barındırır. Baştan sona dEUS soundunu oturtan, kavratan, iddialı olmak gerekirse dEUS'u dEUS yapan albümdür.
The Ideal Crash (1999): Grubun büyük bir şirketten çıkan ilk albümü (Island Records). Belçika'da ilk haftasında 25000 satmıştır. The Ideal Crash, Sister Dew ve Instant Street leziz single'lardır. Sevgilisini öldüren bir adamın ağzından yazılan Sister Dew (videosunu izlemelisiniz) bana Where The Wild Roses Grow'u hatırlatıyor sözleri itibarıyla. Albümün tamamını henüz dinlemediğim için es geçtiğim şarkılar olmuştur, özür diliyorum.
Pocket Revolution (2005): Uzun bir aradan sonra gelen mis gibi bir albüm. İngiltere'de pek beğenilmemesine rağmen dEUS'un en çok satan albümü. Single'lar Bad Timing, 7 Days 7 Weeks ve What We Talk About dışında şiddetle tavsiye edebileceğim şarkılar Cold Sun Of Circumstance, If You Don't Get What You Want ve Night Shopping.

Bunlar dışında 1995 tarihli My Sister = My Clock adlı deneysel bir EP'leri (25 dakikalık bir parçadan oluşuyor) var. Grubun şimdiki üyeleri -başta saydıklarım dışında- davulda Stéphane Misseghers, basta Alan Gevaert, gitar ve vokalde Mauro Pawlowski. Son albümün 6 yıllık bir aradan sonra çıkmasının sebebi, bu dönemde grup üyelerinin kendi projelerine ağırlık vermeleri.
Solist Tom Barman, müzik yapmak için St Lucas Film Okulu'nu bırakmış. Ama film yapmayı bırakmamış. dEUS videolarının yanı sıra Turnpike adlı bir kısa metraj, Any Way The Wind Blows adlı bir de uzun metraj film çekmiş. Elektronik müzik yapımcısı CJ Bolland'la oluşturdukları proje grubu Magnus'un da yayımlanan bir albümü var.
Pocket Revolution öncesindeki bütün albüm ve single'ların kapak tasarımları grubun eski gitaristi Rudy Trouvé'ye ait.
dEUS'u sadece Rock'n Coke 2004'te izleme fırsatı bulmuştuk. jeremy sağolsun kafasındaki tişörtle deli gibi zıplayarak dikkat çekmişti. 2005'te birkaç konser vereceklerdi Türkiye'de ama iptal oldu. Bir sonraki dEUS albümü 2008'de çıkarsa, buralarda bir daha izleyebiliriz kendilerini. Yolumuz düşerse Antwerp'te evlerinde izlemek de pek hoş olacaktır.
Bitirirken güzel bir de video sunalım..


devamı...

19 Eylül 2007

Ekim'e Doğru


Bu yıl altıncı yaşına basan filmekimi 19-25 ekim tarihlerinde sinemaseverlerle buluşucak.Beyoğlu Emek Sineması'nda toplam 21 film gösterilecek. Bir hafta boyunca Emek Sineması'nda her gece 21.30 seansında bir filmin galası yapılacak.Ekim ayı başında satışa sunulucak biletler indirimli haftaiçi gündüz seansı 3.5 YTL olarak belirlenmiş.Gösterime sunulucak filmlerden bahsedince ilk gözüme çarpan Control oluyor.Daha önce heyecanla soundtrack listesini verdiğim bu film Anton Corbijn'in Ian Kevin Curtis'in hayatını anlatan Cannes Film Festivali'nden Altın Kamera Özel Mansiyon Ödülü'nü alan filmi.Müzik ile devam edersek bir müzisyen serüveni de Julien Temple'dan geliyor.Daha önce Sex Pistols ve Glastonbury Müzik Festivali üzerine belgeseller çekmiş olan yönetmen bu sefer de The Clash grubunun merhum lideri Joe Strummer'ın hayatını sinemaya taşımış. Joe Strummer: The Future Is Unwritten isimli belgeselde Bono, Jim Jarmusch, Johnny Depp, John Cusack, Steve Buscemi, Don Letts gibi yıldızlar yer alıyor.Ayrıca Gus Van Sant'ın son filmi Paranoid Park'ı ve David Cronenberg'in son filmi Eastern Promises ' i izlemek mümkün.Bunların dışında 21 film içinde çeşitli festivallerde özellikle Cannes film Festivali'nde ödül alan filmleri izleme imkanı bulabilicez.

devamı...

13 Eylül 2007

editors / an end has a start


jeremy'nin yoğun baskısı sonucu artık albüm yazılarını kısa tutmamaya çalışacağım. Parçalardan teker teker bahsetmeye niyetlendim. Bu da ayrıntılı albüm değerlendirmelerimin ilki olsun bakalım.
İlk albümleriyle patlayan grupların ikinci albümleri beni hep kaygılandırmıştır (örn. Franz Ferdinand), ancak Editors'ın ikinci albümü "An End Has A Start"ın onlar için sonun başlangıcı olmayacağı aşikar (klişe giriş).
Debut (bu kelimeyi seviyorum) albümü "The Back Room"la büyük bir ivme yakalayan Editors, başarısını yeni albüme de taşımış ve bence soundunu iyice oturtmuş. Grup kendini tekrarladığı yönünde eleştiriler almış; bense belirli bir çizgide sağlam bir şekilde ilerlediklerini düşünüyorum. Gelelim parçalara...

* Smokers Outside The Hospital Doors: Her bakımdan etkili bir açılış parçası. Sözler eskisini geride bırakıp yeni bir hayata başlama isteği olarak yorumlanabilse de, ölümü anlatıyor olmaları daha muhtemel: "Tanıdığın herkese veda et, onları bir daha görmeyeceksin. Bu histen kurtulamıyorum. Ellerim kirli, savaşta mıydım? Gördüğüm en üzücü şey, hastane kapılarında sigara içenlerdi..."
Geceleri hastanelerin nasıl olduğunu bilenler ve hatta soğukta hastane önünde sigara içmiş olanlara pek çok şey ifade ediyor bu şarkı. Videosu da hastaneden kaçan, doktor ve polisler tarafından kovalanan bir kızı hikaye ediyor. Londra'da çekim yapmak pahalı olduğu için video Prag'da çekilmiş. Özellikle kızın nehirde suyun üzerinde koştuğu sahne kendinden bahsettirmiş. Yönetmeni de Stefán Árni Þorgeirsson.
* An End Has A Start: Albümün ikinci single'ı ve tam bir Editors hiti. En enerjik parçalardan. "Tek başına geldin ve öyle de gideceksin. Ellerinde umut ve soluyacak havayla... Dağılırken seni hayal kırıklığına uğratmayacağım, bazı şeyler basit olmalı, sonun bile bir başlangıcı vardır... Biliyorum gittikçe daha fazla insan hastalanıyor, küllerden iyi bir şey çıkar, sakin ol." Renkli taytlar giymiş bir grup kadının dans ettiği videosunu da Diane Martel çekmiş.
* The Weight Of The World: İlk şarkıyı düşündürdü bu bana. Ölmekte olan sevgiliye veda gibi. "Sevdiklerine iyi bak, öldüğünde orada olacaklar. Korkmaya gerek yok, ağlamaya gerek yok. Hayatının her parçası "bir" edecek, hayatının her parçası birine bir şey ifade edecek. Yüzüme dokunuyorsun, Tanrı kulağıma fısıldıyor, gözlerimde yaşlar, korkunun yerini sevgi alıyor." Dans edilecek bir şarkı olmadığı kesin.
* Bones: Dans ettiren bir aşk şarkısı. "Sonunda umabileceğin tek şey, bulduğun sevginin çektiğin acıya denk olması. Gözlerin benimkiler için mi böyle gösteriş yapıyor, yüzünün ellerimde olması tek ihtiyacım." Muhtemel bir single kokusu aldım bundan.
* When Anger Shows: "Kör bir ağrı gibi tüm vücuduna işler. Ellerinin yapabileceği tüm o şeyleri düşün. Sırılsıklam eldivenler gibi dibe çeker seni. Öfke belirdiğinde, yüzündeki değişim." Öfkesiyle her şeyin yoluna gireceğine inanma isteği arasında gidip gelen birinin sözleri gibi. Albümde en sevdiğim parçalardan. Özellikle son nakarattan önceki bölüm etkileyici: "Neyin ne kadar değeri olduğunu nasıl bilebilirsin, ellerin bir gün bile çalışmazken?" Bir işçinin, veya işsizin öfkesini düşündürüyor.
* The Racing Rats: Hızlı bir şarkı, şehir hayatını ve onun hızına ayak uydurmaya çalışan, koşuşturmacayı yakalayayım derken birbirini kaybeden insanları düşündürüyor sözleri de. "Yavaş ol küçük, kaçmaya devam edemezsin. Henüz dışarı çıkmamalısın, oyun zamanın daha gelmedi. Kasabanın kıyısında duruyorsun, silueti gözlerinde... Haydi, kaybolduğunu biliyordun, yine de devam ettin. Zamanın olmadığını biliyordun, ama günün akıp gitmesine izin verdin. Gökten bir uçak düşseydi, yerde ne büyüklükte bir delik açardı?"
* Push Your Head Towards The Air: Yine bir ölüm/veda şarkısı. "Düştüğünde ve yolunu bulamadığında, elini göğe doğru kaldır, koşup yanına geleceğim... İnsanlar arabalarından çıkıp yol kenarına diziliyor, ölüye şöyle bir bakmak için, gözyaşlarında boğulma, başını göğe kaldır, hep orada olacağım." Özellikle 3:35 sonrasında şiddetlenen müzik tüyler ürpertici.
* Escape The Nest: Bu da şehir hayatına atılmakla ilgili, çok hoş bir gitar melodisi var. "Buradaki binalar bulutlara uzanıyor, bizim zamanımız ve bizim yerimiz, içimizde hala hayat var, o duvarların üstüne tırmanacağız. Hissedebileceğin kadar küçük hissetmek için ağaçların tepesine doğru bak, saatlerin geri saydığını duyuyorsun, geceler hiç olmadığı kadar uzun, ama şimdi şehrin ışıklarını görüyorsun." İçinde umut var bunun.
* Spiders: Sakin bir şarkı, Tom Smith'in sesi kadife gibi. "Odanda örümcekler var, ama hep olacak. Kandırılacak insanlar var, ve hep oldu... Lütfen sev, korkma, bu sadece kendi yansıman" sözleriyle bana fena halde Luc Besson'un Angela'sını anımsattı.
* Well Worn Hand: Dünyanın içinde bulunduğu durumu gayet naif sözlerle özetleyen, vokal ve piyanodan ibaret bir şarkı. Albümün sonuna koyulan yerinde bir nokta: "Uyan sevgilim, bugün kötü haberler aldım. Ne yapmalıyız? Sana ulaşmalarına izin vermem. Artık tek başıma dışarı çıkmak istemiyorum, geceyle eskisi gibi yüzleşemem. Yıpranmış elimi tut, kendimizi kapatalım. Dışarı adım atmayacağız, tortop kıvrılıp saklanacağız. Yaptıkları şeyler için üzgünüm, dönüştüğümüz şey için üzgünüm."

devamı...

09 Eylül 2007

A.'nın Cenneti


Cennet, Araf'ın yönetmeni Biray Dalkıran imzalı bir drama filmi. Çekimleri yeni tamamlanan film 4 Ocak ta vizyona girecekmiş. Filmin içindeki animasyonlar ve görsel efektler ise İngiltere ve Türkiye ortak yapımı olacakmış. Genel olarak filmin konusunda bahsetmek gerekirse, film A. yani Can 'nın öyküsünü, dünyasını anlatmakta. A. 29 yaşında atipik psikozludur ve 7 yaşında kaybettiği annesinin hayaliyle yaşamaktadır. Bu güzel hayal onun cennettidir. Fİlmin başrolünde şahsen çok sevdiğim ve hayli başarılı bulduğum A. 'yı canladıran Engin Altan Düzyatan var. Diğer başrol oyuncuları Zeynep Papuççuoğlu, Fahriye Evcen, Şendoğan Öksüz, Mehmet Birkiye'dir. Ben filmden umutluyum gerek içinde animasyonların olması gerek psikanalitik ögelerin olması beni meraklandırmaya yetti. Küçük bir notla yazıya son vermek istiyorum: Biray Dalkıran, Araf ve Cennet 'ten sonra üçlemeyi(?) tamamlamak için Şaman öyküsünü içeren Cehennem'i çekecekmiş.

devamı...

05 Eylül 2007

Rock'n Coke 2007

Geleneksel Rock'n Coke ziyaretimizin yorgunluğunu attım. Yağmur yağdı da, tuvaletler pisti de (bunu diyenleri Glastonbury belgeselini izlemeye davet ediyorum) şöyleydi böyleydi yorumları yapmadan, sadece izlediğim konserlerden bahsedeceğim. Zaten geceleri yakındaki bi evde geçirdiğimiz için konserler dışında pek zaman geçirmedim alanda. Başlıyoruz...

Rashit & The Teoman
Rashit'in gitgide daha kötü şarkılar yaptığını düşünsem de bu adamları izlemeden edemiyorum. Özellikle eski şarkılara eşlik etmek hoşuma gidiyor. Teoman'la işbirlikleri de gayet güzel sonuç verdi, birbirlerinin şarkılarını kardeş kardeş icra ettiler. Küçük İskender'in "siktirip gidiyorum, kıçınıza kına yakın" finalli tiradı ve Dinozor'daki desteği de keyif vericiydi. Oğuz Taktak bir ara sahne direklerine tırmandıysa da inişi pek kolay olmadı. Kendisine daha çok Pearl Jam konseri izlemesini salık veriyorum. Seyirci çok eğleniyordu, hemen sonrasında sahne alacak Chris Cornell'ı beklemenin heyecanıyla birleşince hayli gaz dolu bir performans oldu benim için.

Chris Cornell
Heyecandan mideme kramplar girmesine sebep olan bir adam bu. Yazarken bile o anki heyecanı hissediyorum. Audioslave dağıldıktan sonra bence kötü bir solo albüm yaptı, yıllardır "abi adamın sesi gitmiş" yorumları yapılıyor, bütün bunları düşünmek beni kaygılandırıyordu. Ama Şafak Ongan'ın gaz verici sunumundan sonra çığlıklar arasında sahneye çıkıp Let Me Drown'u söylemeye başladığında karşımdakinin gerçekten kim olduğunu idrak ettim. Konser boyunca sahnede basmadık yer bırakmadı, sürekli seyircilerle iletişim halindeydi, ummadığım kadar sıcaktı. Hatta birinin "I've been waiting for a decade, please give me your autograph" pankartını alıp imzaladı. Son albüme ağırlık vereceğinden korkuyordum ama aksine dengeli bir setlisti vardı. Konserin en şok edici anı, "Şimdi 1990'da yazdığım bir şarkıyı çalacağız, aslında bunu iki kişi söylüyorduk" dediği andı. Temple Of The Dog çalacağını biliyordum ama şarkının Call Me A Dog olacağını tahmin ediyordum. Eddie Vedder'la söyledikleri Hunger Strike'a ihtimal vermiyordum. Şarkı başladığında gözlerim doldu, Seattle'ın yağmuru kulaklarımızdaydı, evet. Yaklaşık bir yıl önce Atina'da Pearl Jam'i izlerken hissettiklerimden belki daha da yoğundu.
Soundgarden'la başlayan konser yine Soundgarden'la bitti. Chris "Feel the rhythm with your hands" diye bağırdığında kontrolü tamamen kaybettim =) Spoonman'i uzattılar, sahnedeki bütün müzisyenlerin şov yapmasına olanak tanıyan bir şarkı olduğundan, ekibini tanıtma fırsatı da buldu Chris. Hepsi çok iyiydi, bütün şarkıların hakkını verdiler. Billie Jean'i Chris'in tek başına çalması doğru bir seçimdi, çünkü akustik versiyonu albümdeki versiyonundan daha iyi.
Sahneden ayrıldıklarında yorgunluktan bitap düşmüş, terden sırılsıklam olmuş, mutluluktan sarhoştuk. Ve Chris Cornell'ın birkaç yıl içinde Türkiye'ye tekrar geleceğinden emindik; seyircinin tepkisi harikaydı çünkü, kendisi de çok tatmin olmuş görünüyordu. Bağırıp çağırmamıza rağmen bis olmadı, Chris Cornell da kocaman mavi gözleriyle (ehm) hafızamıza çakılı halde kaldı. Bu arada, sesi olduğu yerde duruyor, es kaza bir Limo Wreck söyleseydi ses sistemi infilak edebilirdi.
Son albümden Arms Around Your Love ve Silence The Voices yerine eskilerden Fell On Black Days, Steel Rain, Rusty Cage, Jesus Christ Pose (sağ çıkamazdık oradan) veya Shadow On The Sun isterdim ama kısfmet. Chris, bi daha gel, hep gel!
Setlist: Hunger Strike, Let Me Drown, Black Hole Sun, Spoonman, Outshined, Cochise, Show Me How To Live, Be Yourself, Doesn't Remind Me, No Such Thing, You Know My Name, Billie Jean, Arms Around Your Love, Silence The Voices.

Smashing Pumpkins
Festivalin yorum yapması en sancılı grubu Smashing Pumpkins. O yüzden kelimeleri dikkatle seçmeliyim. O günü hayatımda önemli kılan şey, Chris Cornell ve Smashing Pumpkins'i art arda izleyecek olmamdı. Bunu rüyamda görsem inanmazdım. Evet SP'in son albümlerini beğenmiyorum, kendilerini Siamese Dream - Mellon Collie - Adore üçgeninde yaşıyorum ama bu, hayatımın soundtrack gruplarından biri olmalarını engellemiyor. Festival öncesinde Chris Cornell'dan daha çok heyecan veriyordu SP'in adı.
Kendilerini beklerken yorgunluğumuzla mücadele edip aramızda konuşuyorduk ki birden hafif bir müzik duyuldu, n'oluyor diye sahneye baktığımızda Billy Corgan'ı gördük. Bu şaşırtıcıydı; öncesinde bir sunuş, alkış-çığlık tufanı bekliyordum. Sessizce çıkmışlardı sahneye ve ilk şarkı Zeitgeist kritiğinde iyi bir konser şarkısı olacağını söylediğim United States'ti. Bir gazla başlamıştık, her şey iyi gibiydi. Yanlış hatırlamıyorsam hemen ardından, ya da bir şarkı sonra Today girdi. Burası benim için konserin seyrinin değiştiği yer. Today öyle bir şarkı ki neşeli görünmesine rağmen bende hüzün yapıyor, repeat'e alıp ağladığımı bilirim. Duyduğum şey hızlıca çalınmış, neredeyse geçiştirilmiş bir Today'di. Öyle ki, hiçbir şey hissetmeme imkan vermiyordu. Sahnedeki herkes keyifsiz görünüyordu, yeni basçıya zaten gıcığım. İşte orijinal Smashing Pumpkins'in yarısı oradaydı, Billy Corgan oradaydı ve benim şarkımı çalıyorlardı, ee ben neden mutsuz olmuştum şimdi? Bilmiyorum.
Gerçekten konser boyunca içimdeki burukluk hiç gitmedi. Yeni albümden şarkılar ağırlıktaydı. Ben hep eski şarkılara çok yer vereceklerini ummuştum. Belki de bundandı burukluğum. Belki çok yorgun olmamdandı. Kötü olduklarını söylemiyorum, taş gibi çalıyorlardı, evet Billy Corgan bir dahidir, evet Chamberlain deli gibi çalıyor ama kafamdaki SP ile çakışmadılar. Bu yüzden kafa karıştırıcı bir konser oldu benim için. Onları ilk kez dinliyor olsaydım havalara uçardım, ama şimdiki zamanla geçmişin imgeleri birbirine karıştı benim için. Seyirciden bekledikleri tepkiyi almayınca daha da keyifsizleştiler. Billy Corgan'ın tişört şovu da nedense üzdü beni. Bis de olmadı.
Arkadaş ne çok üzülmüşüm bu konserde, yazınca anladım. Oysa hayalimde Billy Corgan "The world is a vampire" diyordu mikrofona ve sessizce bekliyordu, binlerce insan çığlık çığlığa "sent to drain" diye bağırıyordu.
Neticede, 10 kere daha gelseler, 10 kere daha izlerim, ancak beklentilerim daha farklı olur, acemiliğime ver Billy.
Setlist (eksik olabilir): United States, Tarantula, Doomsday Clock, Bleeding The Orchid, Stand Inside Your Love, Today, Zero, Bullet With Butterfly Wings, Tonight Tonight, Shame, Glass And The Ghost Children, Starz, Heavy Metal Machine, Death From Above...

Manic Street Preachers
İkinci günün beklenen konseri. Tüm yorgunluğumuza rağmen yine sahneye yakın bir yere konuşlandık. Anonsun ardından alkışlarla sahnede göründüler ve James Dean Bradfield'ın verdiği startla You Love Us başladı. James Dean ile Nicky Wire'ın arasında, bir onu bir öbürünü izleyip durdum konser boyunca. "Sahne performansı nasıl olur" konulu bir seminer verdiler zira. Hele Nicky Wire, otrişli mikrofonu, dar beyaz pantalonu ve parlak dudaklarıyla harikaydı. Bacaklarını göremedik ne yazık ki. James Dean, ufak tefek görünmesine rağmen sahnede o kadar güçlü duruyor ki, sesiyle insanı sarsıyor. Ara sıra "Enjoy Franz Ferdinand!" dedikçe bu adamları Franz Ferdinand'ın altına koyan zihniyete sövüp saydık.
"Çok çok çok yakında görüşmek üzere" diyerek A Design For Life'la konseri bitirdiler. Daha güzel bir final şarkısı olamazdı. Dünyanın, hayatımızın saçmalıklarını yüzümüze vurup vurup durdular. The Masses Against The Classes bekliyordum ama olmadı. Sızlanmaya hakkımız yok, harika bir setlistti.
Setlist: You Love Us, Motown Junk, Faster, Ocean Spray, Everything Must Go, If You Tolerate This.., Indian Summer, Motorcycle Emptiness, La Tristesse Durera, You Stole The Sun From My Heart, From Despair To Where, Little Baby Nothing, Stay Beautiful, Autumn Song, Australia, Your Love Alone Is Not Enough, A Design For Life...

ve diğerleri
Franz Ferdinand, Manics'ten sonra çok vasat geldi. Konserin tamamını dinlemeden alandan ayrıldık.
İkinci gün Hayko Cepkin'in kozadan çıkmalı şovu çok iyiydi, zaten her zaman iyi bu adam.
Özlem Tekin'in kostümlü, yaylılara süslü performansı fena değildi, keşke daha az bağırsa.
Pentagram krallar gibi çıktı söyledi, herkes saygıyla eğildi.
Badly Drawn Boy yiyecez-içecez derken yalan oldu. Ayıp oldu.
Bu sene iyi fare yapmış.

Eee, bir Rock'n Coke daha geçti. 2005'le eşdeğer oldu benim için. "Eski tadı yok şekerim/gruplar boktan" diyenler için Murat Kekilli'den gelsin: Seni çılgın, hadi oradan.



devamı...

24 Ağustos 2007

Control


Ian Curtis'in hayatını ve I.Curtis'in Joy Division grubuyla olan serüveninin anlatıldığı Anton Corbijn 'in yönettiği Control'un soundtrack listesi şöyle merak edenler için :
1) Exit - New Order
2) What Goes On - The Velvet Underground
3) Shadowplay (Joy Division cover) - The Killers
4) Boredom (Live) - The Buzzcocks
5) Dead Souls - Joy Division
6) She Was Naked - Supersister
7) Sister Midnight - Iggy Pop
8) Love Will Tear Us Apart - Joy Division
9) Problems (Live) - Sex Pistols
10) Hypnosis - New Order
11) Drive In Saturday - David Bowie
12) Evidently Chickentown - John Cooper Clarke
13) 2H.B. - Roxy Music
14) Transmission (Cast Version) - Joy Division
15) Autobahn - Kraftwerk
16) Atmosphere - Joy Division
17) Warszawa - David Bowie
18) Get Out - New Order

şöyle bir not daha vereyim filmi bu ekim ayı içerisinde "Filmekimi"nde izlemek mümkün.

devamı...

14 Ağustos 2007

Lady and Bird


Bird :
Lady?

Lady :
Yes Bird?

Bird :
It's cold

Lady :
I know

Lady :
Bird...
I cannot see a thing

Bird :
It's all in your mind
Bu sözler Lady & Bird ün La ballade of lady and bird parçasından.Lady and Bird,Bang Gang ten tanıdığımız İzlandalı Johannsson Bardi nin televizyon programcılığı ve gazeteciliğe ara verdiği bir ara oluşturduğu bir proje.Bardi,İsrail asıllı şarkıcı Keren Ann ile birlikte Lady and Bird olup büyüklere masal okuyor.Album hakkında indie ,indie pop diyebilirsiniz ama iki iyi müzisyenin bir araya gelmesiyle muhteşem birşey ortaya çıkmış.
"Suicide is painless" parçasıyla dinlemeye başaldığım bu grubu daha sonra "La ballade of Lady & bird" ile uzun bir süre albumun fragmanı gibi dinledim.Velvet Underground 'tan bildiğimiz "Stephanie Says " i yeniden keşfettim ve ardından diğer parçalar geldi.Kısaca Bardi ve Ann/lady and bird bir araya gelerek muhteşem birşey yapmışlar.Henüz dinlemeyen varsa ve eğer bu iki müzisyeni de seviyorsanız mutlaka dinlemelisiz.

devamı...

13 Ağustos 2007

a love song for the collaboration..




Konser haberini aldığım günden beri artan, konser sonrasında da pek azalmayan heyecanımı dizginleyerek girişiyorum yazıya. The Good, The Bad & The Queen'in konser performansını Roundhouse konserinin bootleg'inden ve youtube'daki videolarından az çok biliyordum. Beni heyecandan titreten şey, yıllardır hayatımın sountrackini yapan Damon Albarn'ı görüp, onunla beraber şarkı söyleyecek, muhteşem Paul Simonon'un basını duyacak olmamdı. Sahne önü biletlerimizi edinip, benim "eyvah geç kaldık, en önde yer kalmayacak" hezeyanım sonucu 19:00'da Parkorman'da hazır ve nazırdık. Sahne önünün bomboş olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Sahne önünde kamp kurup Sakin'i izledim, iyiydiler. İyi de bir dinleyici kitleleri vardı. Dandadadan harikaydı, birkaç yeni şarkı çaldılar, sahneyi yıkıp gittiler. Canlı performanslarının bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Mor ve Ötesi benim için çoook sıkıcıydı, bitmek bilmedi. Büyük heyecanla gittiğim her konserden önce Mor ve Ötesi'ni dinlemek zorunda kalmak canımı sıkıyor.
Nihayet sahneyi terk ettiklerinde derin bir nefes alıp sahnenin GBQ için hazırlanmasını izlemeye başladım. Arkaya çekilen perdeyle mekan değiştirip eski, karanlık Londra'ya ışınlandık. Damon'ın piyanosu, yaylıların sandalyeleri derken dumanlar kapladı ortalığı. Önce başlarında silindir şapkaları ve siyah elbiseleriyle yaylı grubu geldi. Küçük bir girizgahtan sonra dumanlar eşliğinde Damon, Paul, Tony ve Simon yerlerini aldılar. Yıllardır şarkılarıyla hem tepinip hem ağladığım adamı tam karşımda görmek çok garipti, beraber History Song'u söylemeye başladığımızda her şey gerçekdışıydı. Bir yanda Damon Albarn'ın sesi, bir yanda üstüne isminin kazındığı basıyla Paul Simonon, bir çeşit his havuzuna düşmüş gibi oldum. En ağır basanları hayranlık ve şaşkınlıktı.
Albümü baştan sona, aynı sırayla çaldılar. Ön taraftaki seyircinin şarkılara katılımı beklediğimden daha iyiydi. Konser boyunca hem piyanoda oturmuş kalabalığa bakarken, hem sahnede gezinirken birçok kez Damon'la gözgöze geldiğimi sandım, veya geldim, bilmiyorum. Ama The Bunting Song'u söylerken önümüzdeki anfiye oturduğunda, arka taraftan bir kızın "Damooon" diye bağırışını taklit eden jeremy'ye bakıp güldüğünü gözlerimle gördüm haha! Yine önümüzde otururken patlayan flaşlardan rahatsız olup yüzünü diğer yana çevirdiğini de ekleyeyim.
Paul dünyanın en karizmatik basçısı olduğunun yüzde yüz farkında olarak, sigarasını basın klavyesine sıkıştırıp sahnede dolaşıyordu. Seyirciyle arası çok iyiydi, ismini bağıranlara basın klavyesini doğrultarak karşılık veriyordu. En etkileyici anlardan biri, Damon piyanodayken Paul'ün bir kara filmden fırlamış gibi piyanoya dayanıp sigarasını yakması, ardından şarabını yudumlamasıydı. Damon ve Paul'ün sırt sırta verdiği anlar da (fotoğraftaki gibi) unutulmazlar arasına girdi. Paul'ün boynunda asılı olan anahtar da dikkatimizi çekti.
Simon Tong seyirciyle ilgilenmedi, daha çok Damon'la bakışıp birbirlerine gülümsüyorlardı. Tony Allen da davulda etrafa gülücükler saçıyordu. Aslında sahnedeki herkes birbirine gülüyor, aralarında şakalaşıyordu. Kenardan müzisyenlere kaş göz yapan teknisyenler dahil. Kendi aralarında bu kadar eğlenen bir grup görmemiştim. Yakaladıkları mükemmel uyumdan ne kadar hoşnut oldukları belli oluyordu. Yaylı grubunun ritmik baş hareketlerine kadar her şey uyumluydu.
Son şarkı The Good, The Bad & The Queen uzadıkça seyirci de iyice coştu. Şarkıyı bitirip içeri kaçtıklarında bis için geri geleceklerinden emindik zaten. Geri döndüklerinde GBQ'ye kaldıkları yerden devam ettiler. Ardından Herculean'ın b-side'ı Back In The Day geldi. Konserlerinde kendilerine eşlik eden Lübnan-Suriye'li Eslam Jawaad, cübbesiyle sahneye çıktı ve beraber yine bir b-side olan Mr Whippy'yi icra ettiler. Jawaad kalabalığa barış işareti yaptırdı, grup üyelerini teker teker alkışlattı. Damon da daha önce bir alkış şovu yaptırmıştı. Bu arada Damon, 30 yıl önce, 9 yaşındayken İzmir ve İstanbul'a geldiğini, sokaklarda gezindiğini ve bu ülkenin her zaman kalbinde bir yeri olduğunu söyledi. Maalesef sona ulaşmıştık, Damon bizi 9'a kadar saydırdı ve 9 olduğunda müzik bitti, sahneden ayrıldılar. En son Paul gitti, gitmeden önce "Paul" diye ciyaklayan bize, herkese el salladı. Bis boyunca bir ümit, Guns of Brixton diye bağırdık ama sadece gülümsemekle yetindiler. Bir süre daha alkışladık, gelmeyeceklerini tahmin etmemize rağmen. Daha sonra sahne görevlilerinden kopardığımız setlist'le avunup eve döndük.
Konser başlayana kadar katılımın az olacağını düşünüyordum, konser sırasında arkama baktığımda sahne önü ve arkada görebildiğim alanın dolu olduğunu gördüm. Seyircinin performansından memnun olduklarını tahmin ediyorum, çünkü çığlık sesleri geldikçe Damon'la Paul bakışıp gülüyorlardı. Özellikle konserin sonuna doğru ve bis boyunca seyirci çok coşkuluydu.
Sahnedeki adamların benim için teker teker, ve bir grup olarak sahip oldukları önem çok büyüktü, sonuçta hayatım boyunca izlediğim en iyi ve unutulmaz konserlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Mümkünse tekrar tekrar izlemek isterim. Damon'ı Blur'le izleyebileceğimden de umutluyum. Üstünden geçen bu kadar saatten sonra hissettiğim şey sadece özlem. Konser gecesine yeniden dönebilme isteği.


Konser Fotoğrafları

devamı...

07 Ağustos 2007

Tunng-Good Arrows


Tunng un son çalışmaları Good Arrows u dinliyorum şu aralar ve bir önceki albumlerini aratmıycak yoğunlukta buldum şimdiden.Yazıya album ile başladım ama Tunng dan bahsetmeye gerek var mı acaba ? Henüz dinleme olanağı olmayanlar için :( bahsetmek gerekirse : Tunng elektronik folk diye nitelendirilen (last fm de bir sürü başka tanımlama mevcut ben bunu seçtim.)müzikle uğraşıyorlar.İngiltere-Londra taraflarından vs vs (grup elemanlarını uzun uzun anlatmaktan sıkılıyorum) Good Arrows a gelince önceki çalışmaları Comments of the inner chorus u seven biri olarak bu çalışmalarını da beğendim.Woodcat ve The wind up bird vazgeçilmezlerim de olmuşsa Good Arrows ' da da Take ve Bullets ı çok sevdim.Kısaca tunng un yeni çalışmalarını dinledim, sevdim ve bir süre daha benimle olacağından eminim.

devamı...

06 Ağustos 2007

RADAR’DAN GEÇ KALANLAR


Here comes a regular
Büyük müzik iştahıyla gittiğimiz Kilyos ‘a 4 gün boyunca -cuma gününü saymak önemli olmasa da- müziğe doymak için yaptığımız küçük bir balangıçtı .Manyetik bant’ın söz ettiği konserlerin dışında bir kaç geride kalan anım var hatrladığım.Aslına bakılırsa tüm konserleri dinlemek için deniz sefamızdan feragat ettiğimiz için konserler hakkında söyleyecek sözlerimiz elbette var hem konsere gidenler için hem de gitmeyenler için gruplar hakkında yazmak istemiyorum.çünkü yazıcağım seyler bir kaç gözlem her konserde görülebilecek ayrıntılar vs.bunun yerine sevdiği bir kaç grubun bir araya gelmesiyle şuursuzluğu iyice artan biri olarak yasadıklarımı anlatmak istiyorum.
Çadır kurma yorgunluğunu attıktan sonra gün için iyi bir kahvaltı bol bol su ve alkol depoladıktan sonra 2.günü hemen kucakladıkİiçmeye hazırlanan bünye yüzü yanan müzisyenleri görünce soğuk birasını yudumlarken müzikten farklı bir zevk aldı. Hatta ileri gidip Jamie de alkolun verdiği cesaret ile Zach(Beirut ) in kolundan hafifçe tuttum ve konserde sık sık fransızca konuştuğu için mi bilmem Zach ile fransızca konuşmaya basladım.Sacma sapan bir kaç kelimdem sonra nedense görüşmek üzere Zach i rahat bıraktım.(ertesi sabah yaptığımla çokca eğlendim).3. gün gelince yine hazırlıklarımızı yaptık.Manyetik bant,Jeremy,Ertu ve ben dalgaları kovaladık ve sonra Piano Magic i dinlemeye koştuk.az insanlı geniş alanda müzikle güneşlendik.ve sonra bir güzel konser daha bitti Julliet & the Licks varmış bir yandan da Joan as Police Woman varmış derken ki şahsen ben Joan i tercih ettim ama tercih sürecinde Piano Magic in gitaristi ile carpıştıktan sonra bol taşlı yolda yürürken ayağımı burktum.Cocorosie konseri sırasında dayanılmaz olan ağrı yüzünden hastane nin yolunun tuttum ve yarım saat kadar orada dinlendim doktorlar ilgilnediler hatta biri çok ilgilendi ve tüm konserlerin benim için bittiğine karar verdi her neyse o gün için bitmişti apparat ı kaçırdım -uzaktan dinledim yine de-.Ertesi sabah kalktığımda ayağım o kadar çok ağrımıyodu ama konserlerin önemli bir kısmı da bitmişti Marilyn Manson hayranı olmadığım için bir sey ifade etmiyordu son gün dinlediğim türk grubları dışında.bilmiyorum kaç insan ayağını sakatlamıştır konserde ama benim yaşadığım anlar hayli komikmiş şimdi düşününce.tüm bu anıların dışında ben dinlemek istediğim grubları dinledim çok fazla birsey beklemediğim seyircinin tavırları şaşırtmadı.Geride kalan tüm anlar gibi geç yazılan yazı için hatırlanan çok şey bulamadım.Ama yazarken çok eğlendim.

devamı...

31 Temmuz 2007

tarihte bugün: 24 temmuz AIR istanbul konseri


Bundan tam bir hafta önce, şu sıralarda jeremy ve kitsch insect'le birlikte Kuruçeşme Arena'daydık AIR'i izlemek için. Geç de olsa ben de konserle ilgili birkaç görüşümü yazmak isterim.
Çok sıcak bir günün tam serinleyememiş akşamında Arena'ya girdiğimizde ortalık hayli tenha görünüyordu. Ya alan dolmazsa diye kaygılandım, fakat gördük ki alan zaten ortalardan başlayıp yükselen tribünle küçültülmüş. Kapıda ikram edilen minik votkaların portakal-muzlu olanları iyiydi. Votkalarla ilgili detaylar jeremy ve kitsch insect'in alanına giriyor.
Orient Expressions'ı minderlerde dinledik, bazı şarkıları uzaktan gayet hoş geldi. AIR'in sahneye çıkmasına yakın kalkıp itiş kakış olmadan, rahatça sahne önüne yerleştik. Sahneye çıkışlarıyla (sözde) bis için içeri kaçışları arasındaki sürenin kısalığı gerçekten şaşırtıcıydı. Beyaz kıyafetleriyle pembe ışıklar içinde oldukça güzel görünüyorlardı, yeri gelmişken, sahne ışıklandırmasının dikkat çekici şekilde başarılı olduğunu düşünüyorum.
Sahne performansının atraksiyondan uzak olması pek şaşırtmadı, hoplayıp zıplamadan (gerçi Kelly Watch The Stars'da herkes zıplıyordu), kollarınızı kavuşturup boğaz havasını soluyarak sakince izleyebileceğiniz bir konserdi. Ara sıra bu dinginlikten çıkarıp "hey be" dedirten (en azından bana) gitar soloları ve davulcunun beğeni toplayan performansını da unutmayalım.
Konserin en büyük eksiği, çok kısa sürmesinin yanında AIR'in seyirciyle gerçekten hiç iletişim kurmamasıydı. Jean-Benoit Dunckel'in 1-2 "Merci" ve "Thank you"su, Nicolas Godin'in robotik "How do you feel"i ve bis için sahneye geri gelirken sevimli sevimli ellerini çırpması dışında seyirci umurlarında değilmiş gibiydi. Tahmin edileceği gibi en çok katılım Cherry Blossom Girl, Kelly Watch The Stars (benim için konserin en iyisi) ve Sexy Boy'da oldu.
Hatırladığım ve bulabildiğim kadarıyla Radian, Napalm Love, Talisman, People In The City, Photograph, Playground Love, Cherry Blossom Girl, Kelly Watch The Stars, Sexy Boy, La Femme D'Argent çaldılar. Toplam 70-75 dakika sürdü konser. Bunun son 15 dakikasını minderlerde yatıp yıldızlara bakarak geçirmek çok güzeldi. Davetiyemiz olduğu için süre konusunda pek dertlenmedim evet, ama 70-80 milyon vermiş olsaydım gerçekten sarsılırdım.
Konserle ilgili izlenimlerim bu kadar. Biraz da yine sağda solda okuduğum yorumlardan bahsedeyim. Nedense çoğu kişinin konseri minderde dinleyenlerle bir alıp veremediği var. Bu insanların AIR'i haketmediğini söyleyen var, "elektrikli telle birbirimizden ayrılsaydık" diyen var, sahneye bakmayan insanlara odun diyen var... İnsanları sahneyle ilgilenmemekle suçlayıp bir yandan da alandaki insanların ne yaptığına bu kadar takmış olmak ne garip bir ruh halidir. Gördüğüm kadarıyla kimse kimseye "Neden sahne önünde duruyorsun" diye çıkışmıyordu, kimse kimsenin sahneye konsantre olmasını ve tamamen müzik içinde kaybolmasını engellemiyordu. Hal böyleyken kimin ne yaptığıyla bu kadar alakadar olmak, minder üzerinden "konser ruhu" felsefesi yapmak ve kimin orada olmayı hakedip kimin etmediğini belirlemeye soyunmak ibişliğin ta kendisidir diyor, stressiz günler diliyorum.


Fotoğraf: Murat Güzelgün

devamı...

27 Temmuz 2007

interpol - our love to admire


Pençesine düştüğüm "yeni albümleri beğenmeme" illetinden beni biraz kurtarır gibi oldu Interpol'ün üçüncü albümü Our Love To Admire. Grup üyeleri bu kez daha çok keyboard kullandıklarını ve çok dokulu bir albüm yarattıklarını söylüyor. Ayrıca en iyi liste başarılarını bu albümle yakaladılar.
Our Love To Admire'ın önceki albümlerden daha farklı bir havası var. Özellikle Turn On The Bright Lights'a takık olanlar biraz zor alışabilir. İlk single Heinrich Maneuver'ın (videosu çok güzel olmuş) dışında Pioneer To The Falls, All Fired Up, Rest My Chemistry ve bana ilk albümü hatırlatan Wrecking Ball dikkatimi çekti. Şarkı sözlerinde yine çoğunlukla bir kadına hitap ediliyor.
Albümü "daha az karanlık" olarak niteleyebiliriz sanırım. Şarkılar birbirini andırıyor, bütün Interpol albümlerinde hissettiğim bir şey bu. Sanki hiç değişmeyen bir ritm albüm boyunca altta ilerliyormuş gibi. Grubun kendisi çıkardıkları işten gayet memnun. Bense Our Love To Admire'ı Antics ayarında, ama Turn On The Bright Lights'a erişemeyen bir albüm olarak değerlendiriyorum.


*Pitchfork'taki değerlendirme*

devamı...

24 Temmuz 2007

chris cornell - carry on


Birçok yerde kendisinden "grunge god" olarak bahsedilen (katılıyorum) Chris Cornell'ın ikinci solo albümü Carry On ABD'de 28 Mayıs'ta yayınlandı. Albümde blues ve country'nin Cornell üzerindeki etkisi seziliyor.
Açılış şarkısı No Such Thing ve son James Bond filmi Casino Royale'le özdeşleşen You Know My Name dışında düşük tempolu bir albüm. Zaten Cornell, solo albümlerinde Soundgarden zamanındaki gibi sert riff ağırlıklı şarkılara genellikle yer vermediğini söylüyor. Euphoria Morning de sakin bir albümdü.
Bahsettiğimiz şarkılar dışında adından söz ettiren bir de Michael Jackson coverı Billie Jean var ki akustik versiyonunu albümdeki versiyonuna tercih ediyorum. Beni pek tatmin etmeyen bir albüm Carry On. Şarkıların çoğu ortalama, oturup dikkatle dinlediğinizde bile içine giremeyebiliyorsunuz. Yine de birkaç tanesini belirtmek gerekirse Arms Around Your Love, Silence The Voices diyebilirim. "Bir erkeği, başka bir kadın için terk eden bir kadın"ı konu edinen She'll Never Be Your Man de fena değil.
Albüm genelinde sesini çok dikkatli ve tedirgin kullanıyor gibi geldi Chris Cornell, Live Earth performansı da bunu doğruluyor. Yaş kemale erince Mailman'deki gibi bağırmamak lazım tabi.
Umarım kendisi Rock'n Coke'taki performansında son albüme yüklenmez (Billie Jean ve You Know My Name %100 çalınacak), Temple Of The Dog, Soundgarden klasiklerine, ilk albümden Pillow Of Your Bones veya Steel Rain'e yer verir.
Not da vereyim kendisine: 6/10.
Biraz Paris'te dinlenmesini de tavsiye edeyim.

Albümün ilk single'ı No Such Thing, gerçekte pis bir yer olan dünya ve hayatla alıp veremediklerimizden bahsediyor ve civardaki komançi gençlerle çektikleri videosu da sözlerini güçlendiriyor. Buyrun buradan izleyin:


devamı...

16 Temmuz 2007

the smashing pumpkins - zeitgeist


2000'de dağılan ve yanılmıyorsam Roma'da verdikleri konserle hayranlarına veda eden Smashing Pumpkins, ana kadrodan James Iha ve D'arcy yerine Jeff Schroeder ve Ginger Reyes'le yoluna devam ediyor. Bir de geri vokal ve keyboard'da Lisa Harriton eklenmiş gruba. "Gönüllerdeki kadronun yarısı olmadan nasıl bir Smashing Pumpkins olur?" sorusunun yanıtı, grubun merakla beklenen altıncı stüdyo albümü "Zeitgeist".
Bu gayet resmi girizgahtan sonra tamamen subjektif yorumlarıma geçiyorum. D'arcy ve onun yerini alan Melissa Auf Der Maur'a hasta olduğumdan olsa gerek, Ginger Reyes denen kadına ısınamadım. Auf Der Maur, albümde yer almasa da turnede gruba yardım için her zaman hazır olduğunu söylemiş. Buna rağmen Ginger'la turneye çıkmak ibişliktir diye düşünüyorum. James Iha'yı da mecburen kalbime gömüyorum.
SP'in Adore'a kadarki (Adore dahil) albümleri kanımca mükemmele yakındır. Hepsinden döneme damgasını vuran şarkılar çıkmıştır. Machina, öncekilere kıyasla başarılı bulunmamıştı. Ben Zeitgeist'ten de büyük şeyler beklemiyordum açıkçası.
7 yıl sonra asıl (ve bence efsanevi) kadrodan verilen iki fireyle karşımıza çıkan şey e tam olarak Smashing Pumpkins diyemiyorum. Albüme gelince, beklediğim gibi ortalama. Gerçi SP'in ortalaması, birçok grup için gayet üst bir seviye ama bahsedilen grup Mellon Collie & The Infinite Sadness, Siamese Dream gibi albümlerin yaratıcısı olunca beklentiler hiçbir zaman az olmuyor.
Albüm değerlendirmelerinde de ortalama bir not almışlar. Ben kendilerine geçmişin hatrına 6,5/10 veriyorum.
İlk single "Tarantula", albümde öne çıkan birkaç şarkıdan biri. Bir diğeri bence iyi bir konser şarkısı olabilecek "United States". "Doomsday Clock", Transformers'ın soundtrack'inde yer almış. Albümün içine girmek için 3-4 kere dinlemem gerekti. Birkaç dinleyişten sonra dikkatimi çeken diğer şarkılarsa "Bring The Light" ve "For God And Country". Şarkılarda çoğunlukla gürültülü gitarlar, davul ve haliyle Billy Corgan'ın eşsiz sesi hakim. Ama örneğin Mellon Collie zamanındaki gibi "cayır cayır" olarak niteleyemem gitarları. SP diğer Amerikan rock gruplarına benzemiş, onlardan eskisi gibi çok farklı bir yerde durmuyor.
Rock'n Coke'ta her şeye rağmen hayallerimi gerçekleştirecek bu insanlar. Billy Corgan sahnede hevessiz de dursa, basçıları çakma Auf Der Maur gibi de olsa 90'ları belirleyen saymakla bitiremeyeceğim parçaları canlı dinleyeceğim. Kişisel ricam "An Ode To No One".
Yazımı bitirirken Billy Corgan'ın hoş bir uyuşturucu-temalı film olan Spun'ın müziklerini yaptığını ve doktor rolünde ansızın karşımıza çıkıp bizi gülümsettiğini hatırlatayım.

Tarantula'nın videosunu da iliştireyim:

devamı...

04 Temmuz 2007

music is my radar! - radar live 2007


Festival-tatil karışımı radar live'ın yorgunluğu geçti, geriye güneş yanıkları kaldı. İzleyebildiğimiz konserleri ve organizasyonu değerlendirmenin sırasıdır şimdi =)
Alana Cuma akşamı gittik. Rock'n Coke'un aksine AKM'nin önünde saatlerce beklemeden hemen servise bindik. Otobüsün klimasız olması, akşam trafiği ve sıcakla birleşince biraz zorladı.
Neyse ki Solar Beach'e vardığımızda püfür püfür rüzgara kavuştuk. İçeri girişte kuyruk yoktu, çantaların aranması da uzun sürmedi. Bol dikenli çadır alanına yerleştikten sonra yemek yiyip ana sahneye bakan çimlerde yayılarak Mor ve Ötesi'ni dinledik.

30 Temmuz Cumartesi
Sabah kahvaltısı için alanda pek seçeneğimiz olmadığını görerek Kilyos'un içine indik (yürüyerek 15 dakikada ulaşılıyor). Burada hem kahvaltı edilebilecek bir çay bahçesi, hem de lokantalar var. Havlu, güneş kremi, terlik, su tabancası vs de bulunuyor.
Cumartesi günü yaz sezonunu açıp denize girdik, dalgalardan yüzülemediği için daha çok çimmeye yöneldik.
Fungu'yu çok beğendim. TNK uzaktan kulak kabarttığım kadarıyla tatmin etmedi. Replikas her zamankinden farklı bir set çaldı, sanırım yeni çıkacak albümlerinden parçalara ağırlık verdiler. Klasik konser parçaları Nokta ve Gulyabani Müzik'i çalmadılar. Son parçada Fuat'la yaptıkları düet çok eğlendirdi ("Ben diyeyim Repli, sen de kas. Replikas Replikas").
Sahne önünden izlediğimiz ilk konser Beirut oldu. Kızgın güneşin altında kıpkırmızı ama mutlu suratlarla çok güzellerdi. Bizi de mutlu ettiler. Sondaki Şiki Şiki Baba da cila oldu.
Nouvelle Vague bir önceki İstanbul konserindeki kıyafetleriyle sahne aldı. Karşılaştırma için kitsch insect'in yazısını beklemek gerek. Beklediğim gibi hoş bir performans sundular. Too Drunk To Fuck'ta seyirciyi "fuck" diye bağırttılar.
Easy Star All-Stars Babylon'daki gibi eğlenceliydi. Yanlarına Murat Ertel'i de alıp Miller Arena'yı doldurdular.
The Magic Numbers yorgunluktan mıdır nedir pek iz bırakmadı üzerimde. The Rapture eğlenceliydi evet, ama yorgunluk ağır bastı. James öncesi biraz dinleneyim diye çadıra gidip sızmam sonucu Cumartesi gününü James'i izleyemeden noktaladım.

1 Temmuz Pazar
Standart kahvaltı + deniz sefasından sonra Piano Magic'in gerçekten büyülü performansıyla kendimize geldik. Başlangıçta alan tenhaydı, grup çaldıkça insanlar toplanmaya başladı. Konser bittiğinde alan bayağı dolmuştu.
Plan B bence orta halliydi. Çimlerde yayıldığımız için Gevende'ye yetişemedik.
Peter, Bjorn and John soundcheck'te biraz problem yaşadılar. Onlardan da birkaç şarkı dinleyip The Rakes'e yollandık.
Festivalin en iyi performanslarından birini sergiledi The Rakes. Seyirciyle iletişimleri çok iyiydi. Alan Donohoe'nun dansları görülmeye değerdi.
Juliette & The Licks her zamanki gibi harikaydı. Kendi şarkılarının yanında Donna Summer'ın Hot Stuff'ını da çaldılar, çoştular çoşturdular. Havluları bagetleri dağıttılar lakin hiçbirini yakalayamadım.
Güne noktayı CocoRosie'yle koyduk. Kendi deyimleriyle "cooperation problems" yüzünden yarım saat geç başlayabildiler. Onları ilk kez canlı izleyen benim için tatmin edici bir performanstı. Gördüğüm kadarıyla sahnede oldukça eğleniyorlardı.
CSS, çadırdan duyduğum kadarıyla iyiydi =)Bir ara sanırım mikrofonu seyircilere geçirdiler. Ya da rüya gördüm.

2 Temmuz Pazartesi
Ana sahnenin ilk grubu Rashit eski şarkılara pek yer vermeden son birkaç yılki popüler şarkılarını ve coverlarını çaldı. Oğuz Taktak'ın eller havaya dansı ilginçti. Konseri Dinozor'la bitirdiler.
Brakes, özellikle şarkı sözleriyle dikkat çekti (Cheney Cheney Cheney Cheney, stop being such a Dick!). Gitarist Tom White'ın üzerindeki ceket sanırım izleyen herkese dert oldu, içindeki uzun kollu gömlekle de birleşince ter içindeki adamı izlerken darlandık. Neyse ki sonunda ceketi çıkardı. Piano Magic'le birlikte benim için iki sürpriz performanstan biriydi Brakes'inki. Şarkılardan birini Plan B'ye hediye ettiler. Bir de Johnny Cash & June Carter şarkısı Jackson'ı coverladılar ki bu kendilerini gönlümde güzel bir yere yerleştirdi.
The Horrors ortalamaydı, biraz komikti hatta.
The Long Blondes çanta-çadır toplama işleri yüzünden hafiften güme gitti.
Gelelim Marilyn Manson'a.
Konser öncesi ortalık birden güvenlik elemanlarıyla doldu. Diğer günlerin aksine sabahtan beri sahne önüne kimse alınmıyordu. Konserden birkaç saat önce Manson benzeri biri ortalıkta dolaşıp insanlarla fotoğraf çektiriyordu. Sahne devasa bir M M perdesiyle kapatıldı. 15 dakika gibi normal bir rötarla sahneye çıktı Manson. İlk parçadaki dolunay çok hoştu. Yeni albümden birkaç şarkıyla başladılar, Indisposable Teens ve Sweet Dreams'ten sonra çadırları söküp servise binmek için alandan ayrıldık. Toplam 6-7 şarkı izledim. Beklediğim gibi inanılmaz bir sahne şovu yoktu. Sadece arkada bir perde, dumanlar ve bıçak şeklindeki mikrofon. Seyirciyi bir ara "we hate love, we love hate" diye bağırttı, bunun dışında pek iletişim kurmadı. MTV Türkiye'ye verdiği röportajda İstanbul seyircisinin şimdiye kadar gördüğü en iyi seyircilerden olduğunu söylemiş.
Manson konseri bitmeden servislerle Solar Beach'ten ayrıldık.
Aynı otobüste olduğumuz Küçük İskender, otobüste sigara içme özgürlüğünün ardından, çiş yapma özgürlüğünü de kullanmaya karar verince yol kenarında kısa bir çiş molası verdik. Akabinde Taksim'e kadar uyudum.

Güzellikler, canımı sıkanlar
Gidiş ve dönüşte ulaşım rahattı. Tuvaletler beklediğimden daha iyiydi. Deniz ve plaj zaten ortamın en büyük güzellikleriydi. Grupların elemanlarını diğer konserleri izlerken görmek, kendileriyle konuşmak mümkündü. Rock'n Coke'ta ağrı kesiciler bile içeri alınmazken burada kullanmakta olduğum ilaçları, ilaç kontrol noktasına kısa bir açıklama yaparak içeri sokabildim. Kart sıraları çok uzun değildi, yükleme ve para iadesinde sorun yaşamadık. Gündüz belli saatler arasında servis yapan plaj tarafındaki yemekhanemsi, öğle yemekleri için iyiydi. Yiyecek fiyatları çoğunlukla uygundu (5 ytl'lik sosislileri vs saymazsak). Plajdaki duşların yanındaki duş jeli ve şampuanlar çok makbule geçti.
Yiyecek standları çok azdı, özellikle pizzacının önünde geceleri uzun kuyruklar oldu. 3-4 stand daha olsaydı hem çeşitlilik olurdu (insanlar sürekli pizza yemekten bıktı) hem de kuyruklar uzamazdı. Kamp alanının girişinin festival alanının dışında olması yüzünden çadırdan alana her dönüşümüzde kapıda arandık. Günde 15 kere aranmak sıkıcı oluyor. Kamp alanından festival alanına geçiş kolaylaştırılsa daha hoş olur. Bir de kamp alanındaki özel güvenlik görevlilerini anlayamadım. Çadırınızın yanına gelip öylece dikiliyorlar. Çadır alanının içinde daha önce hiç jandarma görmemiştim. Rock'n Coke'ta jandarmalar kamp alanına girmiyor. Kamp alanındaki tuvaletlerde lavabo yoktu, sabah yüz yıkamak/diş fırçalamak için festival alanındaki lavaboya gitmemiz gerekti. O tarafa da 10:00'a kadar kimseyi almayacaklarını söylediler Cumartesi sabahı, ama sonra 9:00 gibi kapıları açtılar.
Miller sahnesinde Pazar günü teknik aksaklıklar yaşandı. Cuma akşamı, yemek standlarının olduğu alanla Solar Beach'in girişi (kart dolum gişelerinin olduğu yer) arasındaki eğimli yerde çakıllar yüzünden birkaç kişi kayıp düştü, ertesi gün çakıllı alanın etrafına bant çekildi (aferin). Miller Arena'yla ana sahne arasındaki yol çok kötüydü. Büyük taşlar yüzünden karanlıkta ayağını burkanlar oldu. Hastanedeki çalışanlar çok iyiydi, insanlarla en iyi şekilde ilgileniyorlardı gördüğüm kadarıyla. Eleştireceğim son nokta da Marilyn Manson konserinde VIP bilekliği olanların biletlerini göstermedikçe sahne önüne alınmamasıydı. Biletix'te 250 ytl'ye satılan VIP biletleriyle (superpass) James ve Marilyn Manson konserlerinin sahne önünden izlenebileceği yazıyor. Ama Manson konserinde özel güvenlik, bileklikle yetinmeyip biletleri görmek istemiş, biletini göstermeyenleri de sahne önüne almamış.

Neticede hem deniz-plaj-güneş, hem de müzik dolu hoş bir festival oldu Radar Live 2007. Organizasyonda büyük aksaklıklar olmadı. Ufak tefek eksiklerle tamamlandı. Benim için gayet tatmin ediciydi. Bitirirken sağda solda okuduğum yorumlarda gözüme çarpan bir iki şeyden bahsetmek istiyorum.
İnsanların grupları izlemeyip denize girmelerinden şikayetçi olanlar var. Neden müziğin, festivalin tadını çıkarmak yerine başka insanların yaptıklarına bu kadar takılınıyor anlayamıyorum. Sen istediğini yap, bırak adam da ne istiyorsa onu yapsın. Denize girerken izin mi alacak senden, nedir?
İkincisi, Marilyn Manson'ı izlemeye gelen insanlarla ilgili. Yine "ortalığı kararttılar, şu güzel ortamı bozdular" gibi şeyler söylenmiş. Siyah rujlu, file çoraplı kızlarla, beyaz pudralı erkeklerle ne alıp veremediğiniz var arkadaşım? Onlar da senin gibi sevdiği müzisyenleri izlemeye gelmiş. Çok mu farklısınız sanıyorsun? Senin kafandaki kalıba uymak zorunda mı herkes?

Seneye varolan birkaç eksiğin kapatıldığı bir organizasyon ve yine güzel gruplarla karşımıza çıkar umarım Radar Live. İstanbul'dan kaçıp kafamızın içini güzel müziklerle doldurmamızı sağlayan herkese teşekkür ediyorum. Farklı değerlendirmeler için topu kitsch insect ve angelbomb'a atıyorum.

Not: Sakın fotoğraf makinesi getirme diyenlerin gazına gelip makinemi yanıma almadığım için dövünüyorum günlerdir. Bir sürü insan fotoğraf makineleriyle girdi içeri.

devamı...

21 Haziran 2007

biletler yakında



Converse All Stars kapsamındaki The Good, The Bad & The Queen konser biletleri yakında Biletix'te. Bir de alt gruplarda değişiklik var, Fungu değil Sakin çıkacakmış. Konserin Cumartesi gecesi olması da apayrı bir güzellik.
İşte bu da link ==> biletix

devamı...

10 Haziran 2007

11 ağustos the good, the bad & the queen istanbul konseri


Bir süredir last.fm'de görünen bir konser bu. Converse sponsorluğunda Parkorman'da gerçekleşeceği söyleniyor. Gördüğünüz gibi afişi de var (Damon Albarn'ın isminde küçük bir hata var). Ön gruplar Mor ve Ötesi, Dandadadan ve Fungu olarak belirlenmiş.
Aslında grubun resmi sitesinde ve myspace sayfasında henüz İstanbul konseriyle ilgili bilgi yok, ama grubun resmi açıklaması da yakındır diye tahmin ediyorum. Zira bir değil birkaç kişi konser haberini doğruluyor. Afişte Biletix görünüyor ama henüz Biletix'te bir bilgi yok. Parkorman'da da bir önceki gece Paul Young konseri var. Paranoyayı bırakayım, evet bu adamlar İstanbul'a gelecek!
Peki ne bekleyebiliriz bu konserden? Albümün tamamının çalınmasını bekleyebiliriz doğal olarak. Belki bir iki tane de b-side. Blur veya The Clash coverı hayalleri kurmak güzel olsa da gerçekleşeceğini sanmam. Sonuçta bisle birlikte maksimum 15 şarkılık bir performans olur gibi geliyor. Gönül ister ki konser 2 bölüm olsun. İlk bölümde The Good, The Bad & The Queen şarkıları, ikinci bölümde Blur, The Clash hatta The Verve coverları olsun. Yine de bu adamların ilk Türkiye konseri olduğu için içimde bir umut var.
Takipteyiz.

***Evet, youtube'da yaptığım arama sonucunda Paul Simonon'un Guns of Brixton'ı söylediğine şahit oldum. Başka cover bulamadım.

devamı...

06 Haziran 2007

Live Earth mevzuu


Bu yazın heyecan verici organizasyonlarından biri de Live Earth. 7 Temmuz'da küresel iklim krizine ilgi çekmek amacıyla New York, Londra, Johannesburg, Rio De Janeiro, Şanghay, Tokyo, Sidney, Hamburg ve İstanbul'da tüm gün sürecek büyük bir konserler dizisi gerçekleşecek ve birçok televizyon kanalında canlı yayınlanacak.
Organizasyonun İstanbul ayağında kimlerin yer alacağı henüz belli değil, biletler de yakında satışa çıkacak. Şimdilik diğer şehirlerdeki isimleri inceleyip spekülasyon yapabiliriz ancak =)
New York
Gözüme çarpan isimler Smashing Pumpkins, The Police, Sheryl Crow, Roger Waters, Dave Matthews Band, Bon Jovi...
Londra
Red Hot Chili Peppers, Razorlight, James Blunt, Genesis, Foo Fighters, Duran Duran, Bloc Party, Madonna, David Gray, Black Eyed Peas, Snow Patrol, Keane, Damien Rice, Beastie Boys...
Hamburg
Chris Cornell, Snoop Dogg, Reamonn...
Sidney
Wolfmother, Crowded House...
Tokyo
Linkin Park...

Şanghay, Rio De Janeiro, Johannesburg ve İstanbul lineup'ları belli değil. Radikal'in haberine göre 12 Haziran'da yapılacak bir basın toplantısıyla açıklanacakmış İstanbul lineup'ı. Geçen hafta sanırım Sabah'ta yayınlanan bir yazıdaysa Rammstein, Iron Maiden ve George Michael'ın ismi geçiyormuş. Ben de tamamen işkembeme dayanarak U2 gelecek diyorum. Spekülasyonu seviyorum.
Bu arada Live Aid ve Live 8'i organize eden Bob Geldof, "Live Earth küresel ısınmaya somut çözümler getiremedikçe, ülke yönetimlerine gerekli kararları aldıramadıkça büyük bir pop konseri olmaktan öteye gidemez" demiş, Al Gore'a yüklenmiş.


Mutlaka ==> liveearth.org
liveearth.msn

devamı...

nihayet AIR konseriyle ilgili bilgilendik


Bir süredir AIR konseri dedikoduları dolaşıyordu, hatta last.fm'de Babylon'da olacağı söyleniyordu. Nihayet konserin tarihi ve yeri kesinleşti. 24 Temmuz Salı akşamı Kuruçeşme Arena. BKM ve Lounge FM işbirliğinin ürünü. Biletler henüz satışa çıkmamış.
Takipteyiz.

devamı...

31 Mayıs 2007

Rock 'N Coke line-up'ı (kısmen) açıklandı!


Beşinci yıl şerefine yeri göğü inletip bizi yerlere sermesini temenni ettiğim Rock 'N Coke'tan resmi bir açıklama geldi nihayet.
Smashing Pumpkins, Manic Street Preachers ve Chris Cornell isimleri zaten biliniyordu. Bloc Party, Kaiser Chiefs ve Interpol'ün de adı geçiyordu ama kısmetimize Franz Ferdinand çıktı. Açıklanan diğer isimlerse Within Temptation (Hollandalı metal grubu), Pentagram, Rashit + Teoman (ilginç olacak gibi), Hayko Cepkin, Özlem Tekin ve daha birçok yerli grup. Bunlar sadece ana sahnede olanlar, alternatif sahne ve diğer bilgiler için festivalin sitesine bir bakıverin ==>Rock 'N Coke Resmi Sitesi
Önemli haberleri verdikten sonra biraz da yorum yapalım. Yapmayı en sevdiğim şeylerden biri zaten konser ve festival kritiği. 4 büyükleri teker teker ele alıyorum.

Smashing Pumpkins: Haberi ilk aldığımda birkaç saniye paralize olmama neden oldu bu isim. 90'ların en önemli isimlerinden, rock tarihinin kilometre taşlarından biridir kanımca SP. James Iha ve D'arcy Wretzky'nin eksikliği hissedilecek olsa da Billy Corgan'ı kanlı canlı görebilmek, hayatımızın değişik dönemlerine soundtrack olmuş şarkıları dinleyebilmek için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir fırsat, zira kendilerini bir daha görebileceğimizi sanmıyorum. 7 yıl aradan sonra (kısmen) birleşip turneye çıkan bu adamları görmek tarihi bir an olacak benim için. Kendilerinin Reading Festivali'nin son gününün headliner'ı olduğunu da belirteyim. Pumpkins'i headliner olarak yetersiz bulanlarla özel olarak görüşmek isterim.

Manic Street Preachers: İkinci şok. Festivalin ikinci günü kendilerini tanıyan ve tanımayan herkesi olduğu yere mıhlayacak Manics. Söyledikleri ve yaptıklarıyla çok sağlam bir yerde durdular her zaman, sahneyi sallamayı da ihmal etmediler. Sekizinci stüdyo albümleri Send Away The Tigers İngiltere albüm listesine 2 numaradan girdi (1 numarada ergen Arctic Monkeys var). Coca Cola sahnesinde Dead Kennedys MTV Get Off The Air diye bağırtmıştı bizi, Iggy Pop kameralara saldırmıştı. Manics de The Masses Against The Classes diye haykırırken sanırım adrenalin seviyesinde ani bir yükseliş olacak, If You Tolerate This'i söylerken binlerce kişiden çıkan enerji uzay boşluğunda nelere sebep olur bilemem. Evet heyecanlıyım. Manics'in bu yaz Glastonbury'de de yer aldığını ekleyeyim.

Chris Cornell: İşte benim için bu yılın en büyük ismi. Coşkuyla karşılanmamasını anlayabiliyorum, çoktan unutulmuş çünkü Temple of the Dog, Soundgarden. Yaşasın artık Arctic Monkeys var!
Hani 90'larda rock dünyasını değiştiren bir Seattle müziği vardı, işte onun 4 büyüğünden birini dinleyeceğiz canlar! Hatta hayatta kalan iki kişisinden birini. Audioslave'in dağılmasından sonra solo çalışmasına hız verdi Cornell ve ikinci solo albümünün turnesi kapsamında İstanbul'da olacak. Bu sadece solo albümden şarkılar dinleyeceğimiz anlamına gelmiyor. Temple of the Dog, Soundgarden, Audioslave, Chris Cornell şarkıları + coverlar. Muhtemelen Michael Jackson'un Billie Jean'i de. Chris Cornell'ın sesiyle ilgili sorunlar yaşadığı biliniyor, grunge'ın bu en güçlü seslerinden birini duyabilmek için bunun dışında başka şansımız olmayabilir.

Franz Ferdinand: 4 büyük isim içinde beni hayal kırıklığına uğratan tek isim. FF Türkiye'ye 2004-2005'te gelmeliydi, o zaman gerçekten benim için bir anlamı olurdu. İkinci albümleriyle benim gözümde (maalesef) ilk albümden sonra bocalayan grup kategorisine girdiler. Onları izlerken çok eğleneceğimi, tepineceğimi biliyorum, ama gelmesi greekne grubun onlar olmadığını düşünüyorum. Kaiser Chiefs için de aynı şey geçerli. İnsanlar uzun zamandır Interpol'ü bekliyor, Bloc Party de ideal bir grup. Benzer grupları düşündüğümüzde bu iki isimden biri gelseydi (veya gelirse) kaymak gibi olacaktır.
Ayrıca! Festivalin ikinci günü Franz Ferdinand, Manics'in üstünde görünüyor ki bu bence oldukça komik.

En fazla 1-2 tane daha yabancı grup ekleneceğini düşünürsek (onlar da bu ayarda olmayacaktır herhalde), herkes gibi biz de temennilerimizi belirtelim. Özellikle Reading'den transfer peşindeyiz: Nine Inch Nails, Arcade Fire, Kings of Leon, Klaxons ve şahsıma özel bir performans için Dinosaur Jr. Arz ederim.

Not: "Biz" dediğim yerde aslında "ben" diyorum.

devamı...

25 Mayıs 2007

agresif zıplama seansı: the automatic istanbul konseri


18 Mayıs Cuma gecesi Studio Live'da bir avuç insanla birlikte izledik The Automatic'i. Seyircinin azlığına rağmen beklediğimizden çok daha yüksek bir perfomansla karşılaştık.
Geceyi Suitcase açtı. Bol bol Morrissey ve The Smiths coverı dinlettiler bize. Peşinden The Automatic çıktı sahneye. Açılış şarkısı By My Side'la birlikte klavyeci ve geri vokal Alex Gregor Pennie'nin şovu başladı. Konseri ortalama olmaktan kurtaran ve hatırlanacak bir punk performansı haline getiren kesinlikle Johnny Rotten aromalı Alex'ti.
Minicik sahnede adım atmadık yer bırakmadı, seyircilerin arasına daldı, birkaç kişiyle dalaştı, mikrofonu birinin kafasına indirdi, tükürdü, küfür etti, sahneyi terk etmeye niyetlendi, geri döndü ve seyirciyi kışkırtmaya devam etti. Basçı ve lead vokal Rob sakindi, gitarist Frost da hemen önündeki seyircilere oynadı konser boyunca. Davulcu Iwan'a ise hiç ilgi gösteremedim.
Kendi şarkıları dışında bir Talking Heads bir de Kanye West coverı çaldılar. Hayli agresif geçen konserde, zaten sapıtmaya eğilimli olan Pennie'nin bu kadar coşmasında özellikle ön ortadaki seyirci grubunun etkisi vardı. Adam ne zaman onlara doğru eğilse tutup aşağı aldılar. Gerçi bazen samimiyetin dozunu kaçırdılar. Neyse ki Pennie pek naz yapmadı.
Şaşırdığım şeylerden biri seyirci sayısının azlığı, bir diğeri de tuvalette saatlerce makyaj yapıp sahne arkasına sızmaya çalışan yüksek topuklu kızlardı. Mekandan çıkarken grubun görevlilerinden biri sahne arkasındaki kızlardan dert yanıyordu. Seyirciler arasında Hakan Tamar da vardı, ilerleyen saatlerde dj'lik de yaptı sanırım.
Setlisti de verelim:

By My Side
Raoul
On the Campaign Trail
Seriously Guys I Hate You
Life During Wartime (Talking Heads)
Lost At Home
Monster
Keep Your Eyes Peeled
Team Drama
You Shout, You Shout, You Shout
That's What She Said
Gold Digga (Kanye West)
Recover


Konser Fotoları

devamı...

14 Mayıs 2007

dalıp dalıp gidiyorum: Eyes Adrift


Kurulup dağıldıktan sonra keşfettiğim gruplar listesine eklenen son adamlar Eyes Adrift. Grup değil süpergrup deniyor böylesine.
Vokal ve basta Nirvana basçısı (hey gidi hey) Krist Novoselic, yine vokal ve gitarda Meat Puppets'tan (Nirvana'nın Unplugged performansında beraber iki şarkı çalmışlardı) Curt Kirkwood, davulda Sublime'dan Bud Gaugh var.
Rock piyasasının artık veteranı olmuş bu arkadaşlar, 2002'de grupla aynı adı taşıyan bir albüm çıkarmışlar. Ama albüm başarılı olmamış ve 2003'te dağılmışlar.
Eski güzel günleri anıp biraz sakin Amerikan rock/grunge havası almak isteyenler için hayal kırıklığı yaratmayacaktır albüm.
Sleight of Hand, Inquiring Minds, Telescope iyi şarkılar. Ama asıl takıldığım şarkı Solid. Gerçeklik duygusunun yitirildiği anların sountracki olabilir. Ve asıl içime dokunan bu şarkıyı Kurt Cobain'in çok güzel söyleyebileceği düşüncesi.

devamı...

07 Mayıs 2007

çingene düğünü - kultur shock'u izledik !


Çingene punk'ın (hatta çingene-core) önemli isimlerinden Kultur Shock'u nihayet İstanbul'da izledik. Radyo Eksen'in düzenlediği gecede, Balans Düğün Salonu'nda beklemediğim kadar çok eğlendim.
Balans'ta geçen yıl izlediğim Echo & The Bunnymen konserinden sonra kalabalık beni kaygılandırıyordu. Neyse ki içeride izdiham yoktu bu sefer. Kapıda bilet arayanları geçip içeri girdiğimizde sahne önüne rahatça yerleştik. Radyo Eksen dj'lerinin çaldığı parçalardan sonra, fazla rötar olmadan Kultur Shock fıkra gibi kadrosuyla sahneye çıktı. 1 Bosnalı, 1 Hırvat, 1 Japon, 1 Bulgar, 2 Amerikalı.
Mustafa'nın ritmi duyulur duyulmaz bir düğün salonu havası hakim oldu Balans'a. İzleyici eğlenmeyi biliyordu ve bu sahneye de yansıdı. Konser boyunca sık sık sahneye çıkıp stage-dive yapıldı, hatta bir ara sahnede göbek atan 6-7 kişi vardı.
Gino Yevdjevic'in hardcore'dan müezzin stiline uzanan geniş vokal yelpazesi seyirciyi etkisi altına alırken, Bulgar gitarist Val Kiossovski kenarda rakısını yudumluyordu. Japon basçı Masa Kobayashi sempati topladı, kemancı Matty Noble "cool" duruşunu hiç bozmadı, seyirciyle yüz göz olmadı. Göbek dansı - pogo arası geçişlerin yoğun olduğu konserde fotoğrafçı popülasyonunun yüksek olması da gözümden kaçmadı.
Romana ve God is Busy gibi şarkılarla salonu tepindiren Kultur Shock, Zumbul'la tüyleri diken diken etti. Hashishi'deki dansöz sürprizi içimizden geçirdiğimiz bir şeydi aslında.
Kultur Shock'u o kadar kucakladık ki, ön ortadaki bir grup Gino'yu çekip kelini öptü, biz de Bulgar gitariste sürekli "dobra viçe" diye bağırdık, Bulgarcamız bundan ibaret olsa da kendisiyle samimi anlar yaşadık, çaktırmadan sularını içtik.
Bizi kırmayıp iki kere bis yaptılar, son biste yoğun istek üzerine Osman Aga'yı çaldılar, "Bu turnede bu şarkıyı çalmıyoruz aslında bak bu güzelliği de başkasına yapmayız" diye ekledi Gino. Hepsi çok keyifliydi, Gino'nun beline sardığı kapalıçarşı işi dansöz kemeri dikkat çekiyordu. Müzik ve sahnedeki adamlar çok "bizden"di. Bu kadar sıcak bir ortam oluşmasının sebebi bu olsa gerek.
Bitirirken hatırladığım kadarıyla setlisti de yazayım (unuttuklarım olduğundan eminim)

Tutti Frutti
Nadjiya
Mustafa
Mastika
Hashishi
Osman Aga
Istanbul
Sarajevo
God Is Busy
Gino Loves You
Romana
Zumbul
Gigolo Amerikana

devamı...

16 Nisan 2007

brit vs. u.s.




britanya'dan (manchester) iki eli yüzü düzgün grup i am kloot ve elbow, film festivali kapsamında gösterilen the u.s. vs. john lennon filminin "sürpriz yumurtaları" olarak 11 nisan akşamı garajistanbul'daydı. açıkçası kendi adıma i am kloot'un performansını beğendim diyebilirim ve hatta dedim şu anda. john bramwell'in yırtınırcasına yaptığı vokal, inanın orada olmaya değer cinsten bi'şeydi. elbow'un solisti guy garvey'le to you ve don't let me down daki düetleri de izleyenleri adeta coş coş coşturdu. bu gece ayrıca bir come together gecesi idi ve john lennon'dan da döktürdüler.

devamı...

10 Nisan 2007

Radar Live 2007'nin Programı Açıklandı!!!


İlki geçen yıl düzenlenen Radar Live'ın bu yılki programı MTV Türkiye'de canlı yayınlanan bir basın toplantısıyla açıklandı.

29 Haziran - 2 Temmuz arasında Kilyos Solar Beach'te gerçekleşecek festivalde sahne alacak grupları büyük zevkle sıralayalım:

Marilyn Manson
Juliette and the Licks
James
The Rapture
The Rakes
Beirut
Cocorosie
Nouvelle Vague
Norman Jay
Plan B
Booka Shade
Css
Easy Star All Stars
Jamie Lidell
Ellen Allien & Apparat
Joan As Police Woman
Peter, Björn and John
Osunlade Yoruba Soul Orchestra
Piano Magic
Radioslave
Scsi 9
The Horrors

+

Duman
Rashit
Replikas
Grangulez
Baba Zula
Tatu Fly
Supercharger
Selin Damar
Sakin
Neon
Fungu
Clique
Tnk
Popcorn
Fuat
Gevende

Biletler kamplı 155 ytl, kampsız 130 ytl. Tek günlük bilet satılmıyor. Şimdilik öğrendiklerimiz bu kadar. Gelişmelerle yayında olacağız =)
Radar Live bu kadroyla yazın en mutluluk verici festivali olacak gibi duruyor.

devamı...

07 Nisan 2007

the samuel jackson five


İsmiyle müsemma The Samuel Jackson Five (SJ5) Norveçli bir post-rock grubu. Grup aslında bir drum-bass projesi olarak kurulmuş, ama zamanla grup üyeleri değişmiş ve tarzları da farklılaşmış.
Keyboard, elektro gitar, bas gitar, davul ve çeşitli edevat marifetiyle, post-rock/caz karışımı enstrümantal müzik icra ediyorlar. İlk albümleri Same Same, But Different 2004'te çıkmış. Bunu 2005'te Easily Misunderstood izlemiş. 2007'nin ilerleyen aylarında üçüncü albümlerini çıkarmayı düşünüyorlar.
Kendilerini ana akıma alternatif olarak gördüklerini ve bunu değiştirmeyi de düşünmediklerini söylüyorlar. Şarkılarında melodiden uzaklaşmadan, sınırlarını mümkün olduğunca zorladıklarını, bu yolla emprovize ve dinamik bir müzik yarattıklarını belirtiyorlar. Üçüncü albümlerinde sözlü şarkılara rastlamak da mümkün olacakmış.
Grubun dinlediğim ilk albümü Same Same, But Different türler arasında dolaşmasıyla oldukça tatmin edici. Elektronik öğelerle gitar sololarının başarılı bir buluşması. Hem sakin, hem damarlarınıza enerji pompalayan şarkılar mevcut. Postmans Joke ve Britney Spears 4 President aklıma ilk gelenler.
İki albümü de eleştirmenlerce beğenilen SJ5, Dirty Three ve Sigur Rós'a turnelerinde eşlik etmiş. Geleceği parlak görünen grubun üyelerini tanıtmayı da ihmal etmeyelim:

Sigmund Bade: Bas gitar, keyboardlar
Kjetil Gundersen: Gitar, keyboardlar
Thomas Meidell: Gitar, bas gitar, keyboardlar ve çeşitli edevat
Thomas Kaldhol: Gitar, bas gitar
Stian Tangerud: Davul
Thomas dışında herkes perküsyon çalıyormuş, çünkü Thomas alkışları yapıyormuş!


SJ5 Resmi Sitesi
SJ5 MySpace Sayfası

devamı...

19 Mart 2007

yıldızlar geçidi: Easy Star All-Stars


Pink Floyd'un Dark Side of the Moon ve Radiohead'in OK Computer albümlerini baştan sona reggae ve dub tarzında yorumlayan Easy Star All-Stars, Easy Star plak şirketinin marifeti.
Easy Star Records, New York merkezli bir plak şirketi. Kurucuları Eric Smith, Lem Oppenheimer, Michael Goldwasser (Michael G) ve Remy Gerstein kendilerini reggae'ye altın çağını yeniden yaşatacak kaliteli plaklar yayınlamaya adamış. All-Stars projesi de bu yönde atılmış adımlardan biri.
İlk albüm Dub Side of the Moon (2003) büyük ilgiyle karşılandı ve 3 yıl boyunca listelerden çıkmadı. Bu başarıyı 2006'da Radiodread izledi. Michael G, Victor Axelrod (Ticklah), Eric Smith ve Lem Oppenheimer'ın bir stüdyo projesi olarak başlattığı All-Stars'a New York reggae camiasının usta müzisyenleri de katıldı. Albümler çok tutulunca, haliyle konserler ve turneler başladı. Grup ABD, Avrupa, Brezilya ve Arjantin'de konserler verdi.
Hatırlatalım, Easy Star All-Stars 23 ve 24 Mart'ta Babylon'da sahne alacak. Henüz Radiohead'i misafir edemedik ama en az onlar kadar büyülü bir atmosfer yaratan coverlarını dinleyebileceğiz. Dark Side of the Moon'un orijinalinden sonra reggae versiyonunu dinlemek de hoş olacağa benzer.
Grubun konser kadrosu şöyle:
Junior Jazz - gitar, vokal
Ras Iray - bass, vokal
Ive-09 - davul
Jeremy Mage - klavye, vokal
Tamar-kali - vokal
Menny More - vokal
Jennifer Hill - saksofon, flüt
Buford O'Sullivan - trombon
Marcos Ferrari - dub sesleri
Bilet fiyatları ayakta 30 YTL, öğrenci 20 YTL olarak belirlenmiş, ancak öğrenci biletleri kısa sürede tükenmiş (şimdiye kadar Babylon'dan öğrenci bileti alabilen var mı?).


Easy Star Records
Babylon

devamı...

17 Mart 2007

Beklenen an:BEİRUT Radarlive 'da


Fazla söze gerek yok heyecanla yazıyorum Beirut 30 Haziran Radarlive kapsamında İstanbul'da.Tüm Süveterseverlerle orda olucaz.

devamı...

02 Mart 2007

FULLMOON


Uzun süredir dinlediğim müzikleri birbirleriyle tanıştırıyorum ve çok yakın arkadaş olduklarını farkettim.Hangi tür müziklerden bahsediyorsun sorusunu duyar gibi oldum.Gruplar aydan müzik yapıyorlar.Dolunay zamanı birleşip bir orkestra kurduklarını bile düşünüyorum bazen.Grupların ismini açıklamadan önce sizin de aydan seslerini duymanız için müziklerini anlatıcam biraz.Ama önce şunu belirtmeliyim ki bahsettiğim grupların aydan gelmişliklerini tanımlayan tek ben değilim.O yüzden yazının başında saçmaladığımı düşünmeyin.Ay müziğini dinlediğiniz zaman hissedeceğiniz bir çok duygu var.Yoğun boşluk anlam kazanıyor çoğunlukla.Müzikleri kelimelerin ötesinde susmaya öykünümlü daha çok.Dinlediğinizde ormanda yürüyormuş hissi uyandıyor.Ağaçlar yerine müziği kokluyorsunuz.Bu yüzden bu müzikleri dinlerken gözleri kapatıp ormanı düşlemek insanı yeniliyor.Genelde sözleri olmayan ama adları olan şarkılar yapıyor bu gruplar.Ama ironiyle dolu müzik kendi kelimelerini kendi getiriyor.Galiba gruplardan bahsetmenin vakti geldi.Özelikle bu aralar çok dinlediğim Esmerine den bahsetmek istiyorum.Esmerine Kanada-Montreal i bir grup.Viyolonsel ile şekillenen müzikleri bir harika.Favori parçam:Quelques mots pleins d'ombre.Bir kaç örnekle devam etmek istiyorum aklıma ilk gelenleri buraya unutmadan yazmak istiyorum ki aya yerleşmek isteyenler bir an önce dinlesin diye:Gregor Samsa,Explosions in the sky,Mogwai,Sigur ros,Mum,Mugison,Slowblow,A silver mt.zion,The Album Leaf,Godspeed you! Black Emperor,Hangedup,Hrsta,Do Make Say Think,God is an astronaut,Slint,Tortoise,Set fire to flames.Yazıyı sonlardırmadan şunu farkettim ki bahsettiim grupların çoğunluğu ya İzlanda dan ya da Kanada dan.Son bir cümleyle dolunayı düşlüyorum müzikle.

devamı...

25 Şubat 2007

kötü bir tohum daha: Grinderman


Nick Cave ve işbirlikçilerinin yeni projesi Grinderman'in temelleri 2004'te atılmış. Bay Cave, Bad Seeds'den kemancı Warren Ellis, basçı Martyn Paul Casey ve davulcu Jim Sclavunos'u kapıp Paris'teki küçük bir stüdyoya sokmuş. Buradaki dörtlü, Bad Seeds ve Nick Cave'in solo çalışmalarında bir araya geldikçe, yepyeni bir grup kurma fikri kafalarında şekillenmiş.
Bu dört müzisyen, 2006 Şubat'ında Londra'da kaydettikleri birkaç demoyu takiben, son iki Nick Cave & The Bad Seeds albümünün prodüktörü Nick Launay'le anlaşıp albüm hazırlığına başlamışlar. Davulcu Jim Sclavunos, Grinderman adının gruba çok iyi uyduğunu, yaptıkları müziği özetlediğini söylüyor (Grind = Gıcırdatmak). Basın bültenlerinde grubu şöyle tanımlıyorlar: "Ağzı bozuk, gürültücü, kıllı ve en iyisini bilecek kadar yaşlı". Grupla aynı adı taşıyan albümleri Mart ayında çıkacak, ama albümün tamamı internete sızmış durumda. "No Pussy Blues" ve "Get It On" grubun MySpace sayfasından dinlenebiliyor.
Grinderman'in soundunu "garage rock" olarak tanımlayabiliriz. Albüm boyunca zaman zaman oldukça baskın olan gürültülü gitarların Nick Cave'in eseri olduğunu söyleyelim. Nick Cave ilk defa bir albümde elektro gitar çalıyor ve grubun tarzını önemli ölçüde belirliyor. Albümün açılış şarkısı "Get It On" kaotik gitarları ve Nick Cave'in tükürürcesine vokaliyle akılda kalıyor. İkinci şarkı "No Pussy Blues". Bay Cave şarkıyla ilgili şunları söylüyor: "Çocuğun biri gözleri kocaman açılmış halde bir pasta dükkanının vitrinine bakıyor, o sırada dükkan sahibi kapıyı kapayıp 'KAPALI' yazısını asıyor. Bu her adamın içindeki karanlık çığlık".
Electric Alice, elektrik yüklü bir ballad gibi. Chain of Flowers, Don't Set Me Free ve Decoration Day albümün sert girişinden sonra biraz sakin şarkılar gibi geliyor. Love Bomb ve özellikle Honey Bee, elektro gitarın yeniden öne çıktığı ve vokalin keskinleştiği şarkılar. Man on the Moon, Go Tell the Women sakin, Trip gıcırdayan bir şarkı. Vortex ve Rise da yavaş ve müzikal derinliği olan şarkılar. Albüm bir sertleşip bir yumuşuyor, ama gitar ve davuldaki garage rock havası bir bütünlük sağlıyor.
Elinde sigarasıyla takım elbiseli bir adam ve enstrümanlarıyla oynamayı seven arkadaşlarının bir sinirlenip bir sakinleşerek yaptığı bir müzik sanki. Canlı izleme hayali kurduracak türden.


devamı...