Bugün sıkıntıdan ne yapacağımı bilemezken, aklımın bir köşesinde "yazılır ki bu" etiketiyle bekleyen gruplardan birine el atmaya karar verdim. Size Cincinnati, Ohio'lu garage rock grubu The Greenhornes'tan bahsedeceğim. Vokal ve elektrogitarda Craig Fox, basta Jack Lawrence ve davulda Patrick Keeler'dan oluşan grup (son iki isim The Raconteurs'te de çalıyor), 60'ların sesini duyuruyor.
1996'da "Us And Them" adıyla lise grubu olarak kurulmuş ve ilk single'larını 1998'de yayımlamışlar. Ertesi yıl da ilk uzunçalarları Gun For You çıkmış. Bunu 2001'de The Greenhornes, 2002'de Dual Mono ve 2005'te East Grand Blues EP'si izlemiş. Holly Golightly ile ortak çalışmaları There Is An End, Jim Jarmusch'ın 2005 yapımı filmi Broken Flowers'ta yer almış. Bir süredir dinlediğim albümleri Sewed Soles, önceki albümlerinden bazı parçaların eski kayıtlarıyla birlikte yeni şarkılar da içeriyor ve grupla tanışmak için uygun.
Sewed Soles daha açılış parçası It's Not Real'da yakaladı beni. Bu pekala bir The Kinks şarkısı da olabilirdi. Albümde ilerledikçe garage rock'ın ham soundu, pürüzlü ve arada blues'a meyleden vokaller, gıcırtılı ve ağlayan gitarlar ve saf enerjiyle sarıldım. Gözlerimi kapasam kendimi lezzetli bir Amerikan filmi klişesinde, bir mezuniyet balosunda sahnedeki takım elbiseli çocukların müziğiyle eteklerimi uçurarak dans ederken bulabilirdim. Çok fazla şey çağrıştıran bir müzik bu. Sizi Sewed Soles'tan iki şarkı ve bir videoyla başbaşa bırakıyorum. Tanışın, kaynaşın.
Uzun süredir birşeyler yazmak için dinlediğim grupları sıraya koyuyordum ve yazmaya başlıyordum ama sonunu getiremiyordum bir türlü yazıların. Blind Pilot yazmak için listelediğim gruplardan değildi ama dinlemeye başlayınca kendiliğinden oluverdi, yazmak o kadar da zor gelmedi.Blind Pilot, Portland Oregon'lu bir grup (Tesadüf:Nurses grubunun da olduğu gibi). Grubumuzu Israel Nebeker (vokal-gitar) ve Ryan Dobrowski (davul) oluşturuyor. Blind Pilot ikilisi ilk turlarını bisikletlerine atlayıp Batı Yakasını gezerek yapmışlar. Bu bisikletli müzik turlarını ilk ikisi Vancouver'dan Meksika sınırına kadar olacakmış ve fakat bisikletleri San Francisco Modern Sanatlar Müzesi'nin önünde çaldırmışlar ve tur kısa sürmüş.Israel daha sonra bisikletini Craigslist'te satılık olarak görmüş ve yaklaışık 50 dolara geri almış ama Ryan için yazık olmuş tabi. Daha sonra gruba yeni müzisyenler de katılmış ve grup turlara altı kişi olarak bir minibüsle devam etmişler.
Bisikleti çok seven bu grubun müziğinden bahsetmem gerekirse indie olarak nitelendirebilirsiniz ama folk esintileri olmadığını söyleyemem nitekim 2008 de "3 Rounds and a Sound" albümleri yayınladıktan sonra 2009 yılında yayınladıkları EP' lerinde Gillian Welch'in "Look At Miss Ohio" parçasını bir de coverı bulunmakta ve albüm iTunes üzerinden yayınlanmış. Grubun single ı olan"Go on Say it" Temmuz 2008 de haftanın single ı secilmiş ve 3 Rounds and a Sound adlı albümleri ise Billboard Top Digital Albums sıralamsında 13. olmuş. Albümdeki "Oviedo" ve "The Story I Heard" parçaları favorimdir. Açıkcası ben bu gruptan çok umutluyum başka güzel çalışmalar da yapacaklarını düşünüyorum eğer siz de bir yerlerde rastlarsanız dinlemelisiniz diyorum. İlginizi çekebilir düşüncesiyle "Go on Say it" in resmi videosu ekliyorum, iyi dinlemeler.
2010'daki ilk yazım yukarıda gördüğünüz adamlar üzerine olacak. Kendileri Portland Oregon'dan James Mitchell, John Bowers ve Aaron Chapman; yani Nurses. Gitar, keyboard, piyano, elektronik edevat ve vurmalılarla çok tatlı bir müzik yapıyorlar. Bunu deneysel folk olarak adlandıran var, pyschedelic pop diyen var, siz karar verin. Grubu kuran Aaron ve John vokalleri paylaşıyor, James ise vurmalılardan sorumlu.
Aaron ve John ortaokuldan beri arkadaşlar. Birlikte müzik yapmaya başladıktan sonra Idaho'dan California'ya, oradan da Chicago'ya taşınmışlar ve sonunda Portland'da karar kılmışlar. James de gruba burada katılmış. İlk albümleri "Hangin' Nothin' But Our Hands Down" 2007'de, Portland'a gelmeden önce yayımlanmış. Indie'ye yakın duruyor. Asıl dikkat çeken işleri geçen yıl Dead Oceans'tan çıkan "Apple's Acre". Bu albümde müziklerinin olgunlaşıp bir kimlik kazandığı açıkça görülüyor. Kendileri de artık geleneksel rock'n roll enstrümanları dışında farklı şeylerle denemeler yapmak istediklerini belirtiyorlar.
Nurses şarkıları bana şehrin değil, fotoğrafta gördüğünüz gibi ağaçlı bir yerlerin havasını hissettiriyor, belki de bu yüzden onları dinlemek huzur verici. Aaron ve John'un birbirine dolanan ahenkli vokallerinin sakinleştirici bir etkisi var. Geri plandaki vurmalılarla birleşip sizi bir nevi transa sokarak farkında olmadan sağa sola sallanmanızı sağlıyorlar. Bazı şarkılar arasındaki geçişleri fark etmiyorsunuz bile. Apple's Acre'i bir solukta bitirebilirsiniz. Grup üyeleri, albümün görsel yönünün güçlü olduğunu ve konserlerde müziklerine eşlik edecek görseller kullanmayı düşündüklerini, konserlerini bir multimedya deneyimine dönüştürmek istediklerini söylüyorlar.
Nurses'le tanışmak için sizi aşağıdaki videoya davet ediyorum. Myspace sayfaları dışında takip edebileceğiniz bir de blogları var.
Bir ayı geçen sessizliği Menomena'dan Brent Knopf'un solo projesi Ramona Falls'la bozalım. Menomena'nın yeni albümünün kayıtları gecikince Brent Knopf, elindeki Menomena-dışı materyali bir albüme dönüştürmek için Portland ve New York çevresindeki 35 müzisyen dostuyla işbirliğine gitmiş. Onları ziyaret edip birlikte kayıtlar yapmış ve Intuit'i ortaya çıkarmış.
Dediğine göre albümün yüzde sekseni kendi planladığı şekilde, yüzde yirmisi de bu müzisyenlerin doğaçlamalarıyla oluşmuş. Ramona Falls adı, Knopf'un çocukken yürüyüş yapmaya gittiği Mount Hood yakınlarındaki şelaleden geliyor. Knopf'un hem yumuşak hem güçlü olabilen sesi ve akustik gitar albümün atmosferinde belirleyici olurken, keyboard ve elektrogitar şarkılara dramatik bir etki katarak onları farklılaştırıyor. Ramona Falls'un müziğinde en çok hoşuma giden şey bu. Şarkılar boyunca ara sıra yükselen bir keyboard, bir elektrogitar tınısı veya etkileyici bir geri vokal. Sakin ve yoğun bir müzik oluşturacak şekilde yerleştirilmişler.
Albümden çıkan ilk single I Say Fever, çok iyi bir videoya sahip. Albümün geneliyle ilgili fikir verebilecek iki şarkıyı da aşağıdan dinleyebilirsiniz. Bir aydır zevkle dinlediğim bu albümü kulaklarını güzel müzikle dinlendirmek isteyenlere tavsiye ederim.
Her yeni Pearl Jam albümü, benim için bir sınav gibi. Hayatımda özel bir yere sahip olmaları, albümlerini değerlendirmemi zorlaştırıyor. Bir yandan heyecan, bir yandan hayal kırıklığına uğrama stresi. Yine de "Beğenmedim" dememi engelleyecek kadar kör edici bir fanatiklik içinde değilim.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki grubun 9. stüdyo albümü Backspacer'ı beğenmek için Pearl Jam fanatiği olmaya gerek yok. Albümün buna ihtiyacı yok. Pearl Jam'in 90'lara geri dönmesini ya da grunge'ın dirilmesini kimse beklemiyor, böyle bir vaat de yok zaten. Elimizdeki 37 dakikalık, enerjik, derinlikli ve Amerikalı bir rock albümü. Grubun üzerindeki etkiler (Buzzcocks, Ramones, The Who, Bruce Springsteen, zaman zaman country) açıkça görülüyor.
İlk üç şarkı; Gonna See My Friend, Got Some ve ilk single The Fixer, hızlı ve iyi bir başlangıç oluşturuyor. Üçü de bir ağızdan söylenebilecek konser parçaları. Johnny Guitar'ı dinlerken artık biraz yavaşlamak istiyorum ve Just Breathe yetişiyor. Tam bir Into The Wild şarkısı (filmin soundtrackinin Eddie Vedder'a ait olduğunu hatırlatayım). Ardından gelen Amongst The Waves ise derin bir nefes aldırıp gerçekten Pearl Jam'i dinlediğimi hissettiriyor ve çektiğim gitar solosu özlemini bitiriyor. Onu kovalayan Unthought Known ile birleşip albümün bence doruğunu oluşturuyor. Hız tutkusunun bir diğer ürünü olan Supersonic, şu güzel ortamı bozar gibi. Speed Of Sound pek iz bırakmadan geçse de Force Of Nature ve The End, albümü başarıyla kapatıyor.
İlk şarkıların koşan temposu, sonraki sakinleşmeyle dengeleniyor. Aksi halde monotonluğa düşebilirmiş albüm. Bu haliyle Pearl Jam'in ölmediğinin kanıtı. Yield sonrası albümler içinde bakıldığında hayli başarılı. Toplamda derli toplu, iyi bir rock albümü.