
Bu bir boduf songs yazısı değildir gerçek anlamda.Çünkü yeni albüm beni two across the mouth tan uzaklaştırdı ve Mission Creep e ya da şuan dinlediğim Pitiful Shadow Engulfed in Darkness yaklaştırdı.Bir süredir öylece dinlemek için beklediğim albüm, yüzleşmek anı gelince tüm hayatla birden karşıma çıktı.Önce dinlemeye korktum ama birden mission creep çaldı ve two across a mouth ile aynı etkiyi bıraktı bende.İlk şarkı oldu benim için ve her şeyi başlattı.Hatalarımdan yeni binalar yaparken kendimi aynı gün tüm kahramanlarımı kaybederken buldum ve Boduf songs macerası başladı.Dinleyenlerinin bildiği gibi Mat Sweet yeni albümüyle dokunulmaz slowcore dünyasına bir muhteşem albüm daha kazandırdı.Albüm çıkışıyla tüm şarkıları büyük bir açlıkla dinlenildi ve sonuç slow slow slow ...Dünyamız boduf songs doldu.Açıkçası söylemen gerekir ki çok uzun bir yazı olmuycak ama daha önce boduf songs dinlememiş ve onu folktan ibaret zannedenler için söylemem gerekir çok yanlış sularda yüzüyorsunuz.Boduf songs ne o ne budur ve daha önce hiç dinlemediyseniz (bir kalıba sokmadan) muhteşem bir sesi ve bu müziği dinlemelisiniz...
devamı...
kapat
Paris'te 2002'den beri süren bir organizasyon var, Nuit Blanche (türkçesi Beyaz Gece). Ekim ayının ilk hafta sonunda oluyor, gece boyunca şehrin birçok yerinde bedava konserler, film gösterimleri, sergiler, envai çeşit gösteriler düzenleniyor. İnsanlar sabaha kadar sokaklarda dolaşıp içiyorlar (ve işiyorlar). Paris Belediyesi'nin organize ettiği bu bir gecelik festivalin bu seneki kıyağı Patti Smith idi. Smith, oğlu Jackson ve kızı Jesse ile Saint-Germain kilisesinde 21:00'den sabaha kadar kısa konserler verdi, biz de kapağı 01:00'deki mini konsere atabildik.
600 küsür kişilik kilisenin sandalyelerinin arasındaki koridorda, sahnenin tam karşısına oturduk. Jesse piyanoda, Jackson gitarda sessizce eşlik ettiler annelerine. Patti sabaha kadar orada olacağını, bu kadar çok insanın gelmesine şaşırdığını söyledi. Ve çaldı, söyledi, dans etti, zıpladı, konuştu. Because The Night, Dancing Barefoot, Ghost Dance, People Have The Power ve birkaç tane daha. 30-40 dakika sahnede kaldıktan sonra diğer grup kiliseyi doldurana kadar dinlenmek üzere iyi geceler dileyerek gitti. Bok gibi soğuk Paris gecesinde Patti'den yayılan ısı çok güzeldi.
Naçizane fotoğraf makinemle çektiğim bu küçük video da hepimize hediye.
devamı...
kapat

Winter Took His Life dinlemeye başladığımda onu hergün dinleyeceğimi düşünmemiştim.Ayrıca soğuk günler yaşadığım şu zamanlarda hayatımın soundtrack i olucağı da aklıma gelmezdi.Ama dinledikçe isveçli bir müzisyenin ilham kaynağını anlamaya başladım.Yağmur şu an o kadar hızlandaki arkadaşımı düşünmeden edemiyorum bir yandan da çok anlamlı oldu, çünkü dinlemelerimden yorulup artık WTHL ile ilgili yazmamı istedi.Herneyse Winter took his life a geri dönmek istiyorum.İsveç, Gothenburg'dan singer-songwriter Susanna Brandin ın çalışması.2005 te çıkan ep The Cold Took His Life tan sonra Bless The Press Records ile anlaşıyor ve daha sonra Björn Kleinhenz ile ortak albüm çıkarıyor.2007 de You Know What It’s Like To Be Alone And Shut Down ı çıkarıyor.Ayrıca Niesencja #08. Netmuzyka.com tarafından yapılan compilation da çok sevdiğim ve ilk dinledğim şarkısı Where i can see the sun yer alıyor.Winter Took His Life ın müziği ve şarkıları genel olarak kendi içinde bitr ritim taşıyor.Çogu zaman ağır (kötü anlamda değil) ve sesinin ince ve yumuşak olması sizi dinlerken kendi çektiğiniz bir filmin içine sokuyor nasıl desem kısa metraj film gibi biraz.(of ne zorladım ama dinledikçe öyle olduğunu görebilirsiniz)Gelelim sevdiğim şarkılara Where i can see the sun, please don't , Heaven on Earth... bilmiyorum dinlemediğim şarkıları da var ama hiç şüphem yok ki onları da severim dinlersem.where i can see the sun dan bahsedersem eğer şarkı winter took his life cümlesiyle başlıyor ve Susanna Brandin şarkının içinde yaşıyor ve şarkı güneşi görmek isteyen birinin ağzından bir öyküyü anlatıyor.Son olarak söylemeliyim ki isveçli post-rock gruplarının dışında isveçte yapılmış farklı çalışmaları da merak edenler için önerebileceğim iyi bir müzisyen ve özellikle Björn Kleinhenz ile yaptığı blood bone - home alone 2 her iki sanatçıyı tanımak için iyi bir seçim olucaktır.
devamı...
kapat

Son yazımın üzerinden neredeyse 4 ay geçmiş olduğunu dehşetle görüyor ve yakında bu ovaların yeni yazılarla yeşilleneceğini temenni ediyorum. Geçici bir süre için yayınımızı Paris'ten yapmamız sebebiyle İstanbul'daki konserlerle ilgili yorum yapamayacağız fakat burada olup bitenleri takip edebildiğimiz ölçüde paylaşırız tabii (Sun Kil Moon konseriyle başladık zaten=).
Sessizliğimi bozmak için günlerdir zevkle dinlediğim yeni Isobel Campbell & Mark Lanegan çalışmasını seçtim. İkilinin ikinci albümü Sunday At Devil Dirt'teki şarkıların çoğu Isobel Campbell'a ait. Mark Lanegan'ın karıştığı her işte olduğu gibi burada da bir karanlık hissediliyor. Campbell'ın back vokal yaptığı Back Burner, The Raven, Salvation gibi şarkılar bence albümün en iyileri. Vokallerin eşit dağıldığı şarkılar (ve Isobel'in solo götürdüğü Shot Gun Blues) da gözardı edilemez ama albümün atmosferindeki en büyük katkı Lanegan'a ait. Campbell'ın sesi de Pixies şarkılarındaki (özellikle Hey'deki) Kim Deal baharatı kadar güzel. Bir sarhoş blues'u, kara film barı, cool adam Lanegan ve onun sevgilisi Campbell şeklinde şekillendi bende müzik görsel olarak.
Pitchfork'taki kritikte hislerime tercüman olan bir paragrafa rastladım ki burada alıntılamak isterim:
"Yine melankoli, minör folk melodileri, casusluk teması ve spagetti-western cool'u albüme rengini veriyor. Buna düz baslar, yaylılar, hafif davullar, elektrogitar tıngırtısı ve oda-popunun ana dayanakları eşlik ediyor. Ve yine Campbell kendi albümünde bir lider değil, yardımcı oyuncu olarak arka planda kuğurdarken daha iyi. Tabii şarkıların çoğu ona ait ama vakarı Lanegan sağlıyor."
Lanegan vokalini sevmeyenler için çok tercih edilebilir bir albüm değil, zira kendisinin solo çalışmalarının daha az karanlık ve iyi bir back vokalle desteklenmişi gibi geliyor kulağa. Isobel Campbell vasıtasıyla kendisiyle tanışanlar da olabilir tabii.
Aralık ayında ikiliyi Paris'te izledikten sonra konser yorumlarımı da yazacağım zevkle =) Tekrar kucaklıyorum hepinizi, özlemişim yahu!
Pitchfork'taki kritik de şudur.
devamı...
kapat

Sun Kil Moon geçtiğimiz salı Paris te La Maroquinerie de bir konser verdi.Konserden bahsetmeden önce söylemeliyim ki sun kil moon konseri tam da arkadaşım ve benim paris teki ilk günümüzdeydi.Konsere cok gitmek istiyorduk ve fakat konser mekanın nerde olduğunu bilmiyorduk neyseki metro vardı.Haritalardan bulduğumuz hatlara binip inip en sonunuda mekanın bulunduğu bölge olan menilmontant a geldik ama mekanın bulunduğu cadde haritalarımızda yoktu biz de paris teki ilk yokuşumuza çıkmaya başladık ve sonunda rue boyner karşımızdaydı sağa döndüğümüzde ise işte la maroquinerie :) hızlı adımlarla biletleri aldık konsere hazırlanmak için biraz mola verdik ve sonunda peyote ve babylon arası konser mekanına girdik.Önce Alexandra Varlet dinledik.Varlet, espirili tavrı ve şarkılarıyla yaklaşık 1 saat sahnede kaldıktan sonra ve işte Mark Kozelek ve sun kil moon....Ne desem bilmiyorum konser sürükleyiciydi herşeyiyle doyurucuydu.Şaşkındık bir süre farketmedik ama şanslıydık.Şu an birden ne yazmam gerektiğini bilemedim ama benim için önemli bir konserdi sun kil moon dinleyicilerinin isteyeceği her şeyi çaldılar ve iki bis yaptıktan sonra Mark yalnız başına bir şarkı söledi ve cümlesini bitirmeden sahneden ayrıldı.(Yaklaşık 2, 2 buçuk saat sahnede kaldılar.) Biz de oradan şaşkın, yorgun ve mutlu şekilde uzaklaştık..
devamı...
kapat