Mumford & Sons ın dinlemeye başladığım zamanlarda albümünü edindiğim fakat henüz dinlemeye başladığım bir folk müzisyeni Johnny Flynn. İlk önce neden daha önce dinlemedim diye kendime kızdım fakat sonra Mumford and Sons lı günlerimi hatırlayınca şimdi dinlememin iyi olduğuna kanaat getirdim.
Johnny Flynn İngiltere'li genç bir müzisyen. Aynı zamanda Johnny Flynn & The Sussex Wit adlı bir de grubu var. "The Box" (2007), "Leftovers" (2008), "Tickle Me Pink" (2008), "Brown Trout Blues" (2008), "Kentucky Pill" (2010) adlı beş tane single ı, "Sweet William" (2009) adlı bir EP si ve 2008 yazında "A Larum" adıyla çıkarmış olduğu ve benim de dinlemiş olduğum bir albümü var. Aslında yeni bir albümü daha var ismi "Been Listening" fakat temmuz 7 de yayınlanacakmış o yüzden onu sonra eklememiz uygun olabilir. Unutmadan "Kentucky Pill" adındaki single ı 30 mayısta yayınlanacak bunu da ekleyelim.
Johnny nin müziği çağdaşları olan folk müzisyenlerine benziyor ama bancosu varlığını daha çok hissettiriyor ama ne Mumford and sons gibi baskın bir bluegrass yaptığını ne de tallest man on earth kadar daha blues folk a yakın olduğunu söyleyebilirim. Ama her ikisi arasında eklektik bir yerde duruyor gibi geliyor bana.
Dinlediğim albüm olan A Larum oldukça iyi bir albüm 14 şarkıyı da sıkılmadan defalarca dinleyebiliyorsunuz. Açıkcası folk dünyasında benim için parlayan başkaları içinse zaten parlamış bir müzisyen ve yine bunu söylemekte mutluyum ki bu müzisyenden oldukça umutluyum. Albümdeki The Wrote & The Writ parçasına vuruldum. Ama dediğim gibi albümdeki tüm parçalar birbirinden güzel. Dinlemeye başladığınızda şarkıların sizi sarması mümkündür eğer ki böyle yeni folk çalışmalarını dinlemekten zevk alıyorsanız.
Bu arada yazıda sürekli Mumford and Sons dan bahsediyorum ki bu da bu yazı içinde çok da tesadüf değil zira Johnny Flynn şu aralar Mumford and Sons ile avrupa turnesinde gerçi kül bulutları dolayısıyla ara verdiler galiba ama turdaşlar yine de. Onları birlikte dinlemek çok isterdim, kıskançlıktan ölüyorum. Son olarak sevgili Johnny Flynn in iki videosunu sona ekliyorum umarım ilginizi çeker. İyi dinlemeler.
Tarmac'la birkaç yıl önce tanışmıştım, bugünlerde kürkçü dükkanına döner gibi L'Atelier albümlerine takıldım ve orada ilk dinleyişimde farkına varmadığım bir lezzet buldum. Louise Attaque'ın 2001'de -dağılması değil- ara vermesinden sonra grubun solisti Gaëtan Roussel ve kemancısı Arnaud Samuel, Tarmac'ı kuruyor. Üç yıl sonra, 2004'te Louise Attaque kaldığı yerden devam ederken bu sefer Tarmac askıya alınıyor.
İkilinin ilk albümü L'Atelier (2001) favorim. Etkileyiciliğini yalınlığı ve samimiyet hissinden alıyor. Karşılıklı dans etme isteğinden, aşktan, unutuluştan, kişinin kendisiyle meselelerinden, dünyada yer bulabilme çabasından bahsederken politik de olan şarkıları var. Fransızcanın (bazı şarkılarda buna İspanyolca da ekleniyor) göz ardı edemediğim fonetik çekiciliği, müziğin tesirini artırıyor. Örneğin aşağıda verdiğim Dis-moi C'est Quand, göz pınarlarımı içeriden gıdıklıyor ne zamandır.
Daha sonra Joseph Dahan, Philippe Almosnino ve Yvo Abadi'nin gruba katılmasının doğal sonucu olarak işe davul, bas gitar, saksafon, bilgisayar, geri vokaller dahil oluyor. İkinci albüm Notre Epoque'ta (2003) enstrümantal şarkılar artıyor, işlenen temalar değişmese de müzikal açıdan ilk albümden oldukça farklı. Müzisyenlerle yüz yüze olma hissinin yerini prodüksiyonun verdiği "Evet, ben stüdyoda kaydedilmiş bir albüm dinliyorum" bilinci alıyor. Bu kişisel tercihlerinize göre olumlu ya da olumsuz bir durum olabilir tabii. Grubun daha çok dikkat çekmesini sağladığıysa yadsınamaz. Not edelim, albüme adını veren Notre Epoque'ta Walt Whitman'ın Once I Pass'd Through A Populous City şiiri, Chaque Ville'de ise yine Whitman'dan Salut Au Monde alıntılanıyor.
Bir de konser albümleri Concert Au Réservoir var ki henüz dinlemedim. Söyleyeceklerim işte bu kadar, kendileri anlatsınlar meramlarını. Adam gibi fotoğrafları da yok, albüm kapağıyla idare.
Uzunca bir süreden beri bırakın yeni albüm dinlemeyi, müzik bile dinlemeye vaktimin olmadığı şu günlerde bu yazıyı yazmayı kendime bir borç bilirim. Az önceki cümlemden de anladığınız üzere insanoğlunun başbelası olan "çalışmak" isimli mevzuyla meşgulum. Bu sabah bilgisayarımı açtığımda indirilecekler listesinin başında duran "seasick steve" isimli birşeyle karşılaştım. Birşey diyorum çünkü aldığım bu notun müzik mi? film mi? ne olduğunu unutmuşum. Kısa bir araştırmadan sonra anladım ki, bahsi geçen şey, Oakland, California'dan blues country müzisyeni Seasick Steve'in ta kendisi. Kendisini "şarkı ve dans adamı" diye adlandıran SS'in "Dog house music" isimli albümü başlar başlamaz Orta Amerika esintilerini de beraberinde getirdi ve albümün sonuna kadar da öyle devam etti. 3 telli gitarı, Mississippi drum machine adını verdiği ve perküsyon niyetine kullandığı tahta kutusu ve bir adet çatallı sesiyle, bence Türkçe'deki "az ama öz" söz öbeğine tekabul ediyor. Blues country sevenlere tavsiye edilir.
Merhaba. Bir itirafla başlayacağım; şuraya yazmak istediğim çok grup var, buna rağmen böyle az yazmamın sebebi yazdıklarımdan tatmin olmamam. Gruplarla ilgili bilgi vermenin ötesinde, müziklerinin bana hissettirdiklerini aktarmaya çalışıyorum ama duygularımı yazılı hale getirmekte zorlanıyorum çoğu zaman. Okuması zevkli bir şey ortaya çıksın istiyorum, beceremediğimi düşünüyorum. Diğer yandan yazmadan durmak da istemiyorum. Bu yüzden artık daha fazla yazmaya, aklımdakileri tam olarak aktaramasam bile vazgeçmemeye karar verdim.
Bu kişisel açıklamalardan sonra, bir Cumartesi sabahı bilgisayar başında içimi ısıtan ve heyecanlanmama sebep olan The Morning Benders'a gelelim. Berkeley, California menşeli indie grubu 2005'te kurulmuş. Alışık olduğumuz gitar, bas, davul, klavye ve vokal formülasyonuna sahip. Talking Through Tin Cans (2008) ve Big Echo (2010) adında iki albümleri var. Ben de son albümleriyle keşfettim onları. Grizzly Bear'den Chris Taylor'ın prodüktörlüğünü yaptığı, 39 dakikalık bir güzellik.
Müziklerini dinlediğimde hissettiklerim, albümün kapağıyla örtüşüyor. Okyanusun kıyısında dalga sesi, deriye yapışan kum, yakmayan güneş, belki hafif rüzgar. Tatlı bir uyuşukluk hali, kulaktan yayılan huzur. Fısıldayan vokaller, ahenkli korolar, derin yankılı gitarlar, albüme sinmiş yaz sakinliği, yazlık kafası. Hele yılın bu zamanında o kadar iyi gidiyor ki. Camdan giren bahar havasına karışıp kendimi iyi hissettiriyor. Neşeleniyorum falan. Balkona çıkıp gerinmek istiyorum.
Belki size de benzer şeyler hissettirir The Morning Benders. Hemen bir şans verebilirsiniz. Aşağıdaki videoda San Francisco'dan arkadaşlarıyla birlikte Big Echo'nun açılış şarkısı Excuses'ı çalıyorlar.
Oturmuş yarın ki sınavıma çalışıyorum. Önceden belirli düzenler, tüm bilgimi eksik olmasının yanında bir hafızadan ibaret olmasıyla ilgili milyonlarca kelimenin yer değişimininin arkasındaki gizli sırı bilememek vs. tüm bunlara karşılık aklımın kaçış planı: konser yazısı yazmak.
25 mart yer indigo, İstiklal'in arka sokakları ve İstanbul'dayız. The Tallest Man on Earth u bekliyoruz. Konser heycanım Kristian Matsson dinleme heycanımın üstünde seyrediyor. Nasıl cesaret edebildiğime hala şaşırmakla birlikte konseri açan dj oluyorum. Seçtiğim şarkı, müzik, grup vs beğenen insanları görmek beni cesaretlendirirken heycanımla boğuşmamı zorlaştırıyor. Kafam karışıyor mikserin yüksekliğinden ayaklarıma kramplar giriyor, son zamanlarda sevemediğim birayı soluk almak için yudumluyorum, gözlerim artık birsey görmüyor. Bir an önce tallest ı dinlemek istiyorum. Oak ın sahneyi alması beni biraz rahatlatıyor. Sonra Tallest çıkmadan önce tekrar cdlerimin başına geçeceğimin gerceği beni şuursuz bir hala sokuyor. O arada çaldığım şarkıları nasıl ve hangi sırayla seçtiğim meçhul ama Tallest sahneye çıkmadan önce yanıma gelip elimi sıkıp benimle tanışınca ve iyi çaldığımı söyleyince ayaklarıma giren krampların heycandan olduğunu anlıyorum.
Kristian Matsson nam-ı diğer The Tallest Man On Earth sahneye çıkıyor. Selamını verip The Wild Hunt la başlıyor. Önlere geçiyorum, gürültülü ve sevimsiz kalabalık yine de biraz dayanıyorum: The Gardener, I won't be found, Shallow Graves, Pistol Dreams dinliyorum. Öndeki topluluk yordu. Kardeşim keşke yanımda olsa diyorum. Yukarı çıkıp konseri yandan izliyorum bar önü idare ediyorum. You're going back, Troubles will be gone, King of spain ve Amanda Bergman la söyledikleri parçayı dinliyorum şuan aklıma gelenler. Arada önüme doğru yaklaşan Kristian 'a These Days diye bağırıyorum. Yanıma gelip elimi sıkıyor tekrar tanışıyoruz zevklerimizin aynı olduğunu söylüyor. Sonra konseri bitiriyor derken geri dönüp gitarı alıp yanıma gelip These Days i çalmaya başlıyor. Heycanlıyım neden o şarkıyı istediğimi hatırlayamıyorum bir süre sonra kardeşim aklıma geliyor.
Tüm bu anlatıklarımla birlikte Kristian hayal ettiğimden sevimli, sıcak kanlı bir insan çıkıyor. Topluluğun kimi saçamalıklarının üstesinden yaptığı espirilerle geliyor, zeki buluyorum. Konserden sonra yanına gidiyorum hiç beklemediğim bir sürü güzel şey söylüyor. Tüm konserlerinde dj olabilme garantisini veriyor, gülüyorum. Çok şaşkınım. Birden ne kadar yorulduğumun farkına varıyorum ve çok doluyum, unutmamak için sürekli düşünüyorum o anların bazılarını. Çaldığım parçalardan özellikle Mumford & Sons (daha önce onlarla ilgili yazı yazmıştım), Deer Tick ve Dock Bogs dinlemek onu çok mutlu etmiş bunu öğreniyorum. Hatırladıklarım bunlar.
Şimdi felsefi problemlerin içine gömülmeden önce güzel bir hatıra olan o geceden Berk Çakmakçı'nın nam-ı diğer I Create Soundscapes in yüklediği videoyu sona ekliyorum. umarım bir sorun teşkil etmez ve konser sırasında fotograf çeken arkadaşım Artemis Günebakanlı'nın yani manyetikbantın çektiği bir fotografı da başlığın altına koyuyorum. Son olarak bu yazdığım yazı konserin bir kısmıydı tam bir yazı yazabileceğimi de sanmıyorum umarım az da olsa birşeyler hatırlatır.