19 Haziran 2010

The Devil's Anvil - Hard Rock From The Middle East


Lise son sınıfta, bir fransızca dersi kapsamında Charlie Chaplin'in 'city lights' isimli filmini izledikten sonra dumura uğramıştım. Bu şaşkın durumumun sebebi, filmin, Kemal Sunal'ın 'en büyük şaban' filmiyle birebir aynı olmasıydı. Daha sonra kafama dank eden bir başka acı gerçek ise, bizim 'şaban' ın esasında 'şarlo' nun bariz çakması bir karakter olduğu durumuydu.Şimdi bunu niye anlattın diyenlere geçen gün keşfettiğim Devil's anvil isimli grup da beni aynen Charlie Chaplin gibi dumura uğrattı da ondan, diye cevap verebilirim.

Grubumuz, 1960'ların ortalarında New York'ta yaşayan Arap kökenli müzisyenlerin kurduğu, orta doğulu, saykoledik sayılabilecek bir topluluk. Şarkılarını Arapça, Türkçe ,Yunanca ve ingilizce söylüyorlar. Beni dumura uğratan şey ise albümlerindeki 'Wala dai' ve 'Karkadon' isimli parçaların Erkin Koray'ın 'illa ki' ve 'deli kadın' adlı eserleriyle birebir örtüşüyor olmasıydı. Devil's Anvil'in albümünün 60'ların sonunda, Erkin Koray'ın ise mevzu bahis parçaları içeren 'illa ki' LP'inin 1983 yılında piyasaya çıktığını göz önüne alırsak kimin kimden 'etkilendiği' ortaya çıkıyor gibi. Gerçi ortada Kemal Sunal'ın filminde olduğu gibi direk bir araklama olmasa da Erkin Koray'ın diye bildiğimiz şarkıların başkasının çıkmasının, can sıkıcı bir durum olduğunu düşünüyorum. Neyse, bu saçma saptamamın dışında albüm, 60'ların psychedelic rock soundunu orta doğu ezgileriyle karıştıran, ülkemizin ilk Anadolu rock örneklerine benzetebileceğimiz baya ilginç bir çalışma. Türü sevenlere tavsiye edilir.

Not: Albümdeki sisheler isimli parça gerçekten de Türkçe. vokalist arap aksanıyla Türkçe söylemiş pek ilginç.

devamı...

11 Haziran 2010

Jonsi & Alex Eminönü Konseri


İstanbul'da sıcak kendini yeniden hissettirmeye başlamışken, soğuk diyarlardan gelip bize ıslak bir performans sunan Jonsi ve Alex'ten bahsetmek istiyorum. [Geceden bir kayıt geçti elimize, buyrunuz.] Eminönü meydanında gördüğünüz konstrüksiyonun adı The Morning Line, içine yerleştirilmiş hoparlör ve ekranlarla işitsel-görsel bir deneyim sunuyor. Yapının buraya kuruluşunun ardından üç günlük mini bir festival gerçekleşti. Jonsi & Alex de bu festivalin konuklarındandı. Detaylı bilgi için şuraya bakabilirsiniz, ben sadece o geceki hissiyattan bahsedeceğim.

Haberi Facebook'tan almış ve 22 Mayıs akşamı merakla Eminönü'ne damlamıştık. Jonsi & Alex ve Sonic Youth'tan Lee Ranaldo'yu bir halk konserinde izleyecek olmak bizim için haliyle çok sıra dışıydı. Hafif yağmur altında yapının önünde üzeri kapalı bir alanda devam eden kokteylimsi ortama girdik. Karşımızda performansların gerçekleşeceği küçük bir sahne, sahnede çeşit çeşit elektronik aygıt ve Mac'ler, onları yağmurdan korumak için plaj şemsiyesi kılıklı yetersiz bir şemsiye vardı. Hadisenin başlaması için yağmurun durması bekleniyordu çünkü sahne dahil her yer su içindeydi. Jonsi ve Alex aramızda geziniyor, yanlarına gidenlerle tanışıyordu.

Yağmur dinince konuşmalar silsilesi başladı. Buraları hızlıca geçelim. Sahneye ilk Cevdet Erek çıktı ve The Morning Line'ın içinde çalınması için bestelediği eserinden bölümler sundu. Bizi yapının içine girip sesleri orada dinlemeye yönlendirdi. Bu arada sahnenin önünde, içinde bulunduğumuz alanın etrafı demirlerle çevrilmişti ve insanlar dışarıda bırakılmıştı. Kalabalık haklı olarak buna tepki gösterdi, demir bariyerler olması gerektiği gibi ortadan kaldırıldı.

Jonsi & Alex sahneye çıkıp müziklerini icra etmeye başladıkları anda üzerimizde tüm lacivertliğiyle asılı duran yağmur bulutları, o anı bekliyormuş gibi içlerindeki suyu boşaltmaya koyuldu. Karşımızda mahçup tavırlarıyla, küçük hareketlerle müziklerini yapan iki adamın çıkardığı ses, önce hiç durmayan suyun, sonra da ezanın sesiyle birleşti. Herkes şemsiyelerini açmıştı ama yağmur o kadar şiddetliydi ki şemsiyelerin uçlarından akan sularla sırılsıklam olduk. Sahnenin dört yanı insanlarla çevriliydi, sahneyi aşan ışıklar arkadaki insanların yüzlerini aydınlatıyordu. Bir sahneye, bir onların yüz ifadelerine bakıyordum. Giysimin yakasından içeri yağmur suyu damlıyordu, ayaklarımın altında karanlıkta ortaya çıkmış ama kalabalık ve yağmurla can vermiş böcekler vardı, hissettiğim huzurdu.

Konser bitiminde yağmur yüzünden Lee Ranaldo'nun sahne alamayacağı bildirildi, böylece şemsiyelerimize sığınıp alanı hala orada duran acayip yapıya bırakarak, şimdi bakınca hayli tuhaf bulduğum bu deneyim üzerine düşünür halde evlere dağıldık. Hayatımıza "Jonsi şapkası" ve "Alex kazağı" nesnelerini katmış olarak.

devamı...

21 Nisan 2010

Johnny Flynn


Mumford & Sons ın dinlemeye başladığım zamanlarda albümünü edindiğim fakat henüz dinlemeye başladığım bir folk müzisyeni Johnny Flynn. İlk önce neden daha önce dinlemedim diye kendime kızdım fakat sonra Mumford and Sons lı günlerimi hatırlayınca şimdi dinlememin iyi olduğuna kanaat getirdim.

Johnny Flynn İngiltere'li genç bir müzisyen. Aynı zamanda Johnny Flynn & The Sussex Wit adlı bir de grubu var. "The Box" (2007), "Leftovers" (2008), "Tickle Me Pink" (2008), "Brown Trout Blues" (2008), "Kentucky Pill" (2010) adlı beş tane single ı, "Sweet William" (2009) adlı bir EP si ve 2008 yazında "A Larum" adıyla çıkarmış olduğu ve benim de dinlemiş olduğum bir albümü var. Aslında yeni bir albümü daha var ismi "Been Listening" fakat temmuz 7 de yayınlanacakmış o yüzden onu sonra eklememiz uygun olabilir. Unutmadan "Kentucky Pill" adındaki single ı 30 mayısta yayınlanacak bunu da ekleyelim.

Johnny nin müziği çağdaşları olan folk müzisyenlerine benziyor ama bancosu varlığını daha çok hissettiriyor ama ne Mumford and sons gibi baskın bir bluegrass yaptığını ne de tallest man on earth kadar daha blues folk a yakın olduğunu söyleyebilirim. Ama her ikisi arasında eklektik bir yerde duruyor gibi geliyor bana.

Dinlediğim albüm olan A Larum oldukça iyi bir albüm 14 şarkıyı da sıkılmadan defalarca dinleyebiliyorsunuz. Açıkcası folk dünyasında benim için parlayan başkaları içinse zaten parlamış bir müzisyen ve yine bunu söylemekte mutluyum ki bu müzisyenden oldukça umutluyum. Albümdeki The Wrote & The Writ parçasına vuruldum. Ama dediğim gibi albümdeki tüm parçalar birbirinden güzel. Dinlemeye başladığınızda şarkıların sizi sarması mümkündür eğer ki böyle yeni folk çalışmalarını dinlemekten zevk alıyorsanız.

Bu arada yazıda sürekli Mumford and Sons dan bahsediyorum ki bu da bu yazı içinde çok da tesadüf değil zira Johnny Flynn şu aralar Mumford and Sons ile avrupa turnesinde gerçi kül bulutları dolayısıyla ara verdiler galiba ama turdaşlar yine de. Onları birlikte dinlemek çok isterdim, kıskançlıktan ölüyorum. Son olarak sevgili Johnny Flynn in iki videosunu sona ekliyorum umarım ilginizi çeker. İyi dinlemeler.

Johnny Flynn - The Wrote and the Writ // A Take Away Show from La Blogotheque on Vimeo.



devamı...

Tarmac


Tarmac'la birkaç yıl önce tanışmıştım, bugünlerde kürkçü dükkanına döner gibi L'Atelier albümlerine takıldım ve orada ilk dinleyişimde farkına varmadığım bir lezzet buldum. Louise Attaque'ın 2001'de -dağılması değil- ara vermesinden sonra grubun solisti Gaëtan Roussel ve kemancısı Arnaud Samuel, Tarmac'ı kuruyor. Üç yıl sonra, 2004'te Louise Attaque kaldığı yerden devam ederken bu sefer Tarmac askıya alınıyor.

İkilinin ilk albümü L'Atelier (2001) favorim. Etkileyiciliğini yalınlığı ve samimiyet hissinden alıyor. Karşılıklı dans etme isteğinden, aşktan, unutuluştan, kişinin kendisiyle meselelerinden, dünyada yer bulabilme çabasından bahsederken politik de olan şarkıları var. Fransızcanın (bazı şarkılarda buna İspanyolca da ekleniyor) göz ardı edemediğim fonetik çekiciliği, müziğin tesirini artırıyor. Örneğin aşağıda verdiğim Dis-moi C'est Quand, göz pınarlarımı içeriden gıdıklıyor ne zamandır.

Daha sonra Joseph Dahan, Philippe Almosnino ve Yvo Abadi'nin gruba katılmasının doğal sonucu olarak işe davul, bas gitar, saksafon, bilgisayar, geri vokaller dahil oluyor. İkinci albüm Notre Epoque'ta (2003) enstrümantal şarkılar artıyor, işlenen temalar değişmese de müzikal açıdan ilk albümden oldukça farklı. Müzisyenlerle yüz yüze olma hissinin yerini prodüksiyonun verdiği "Evet, ben stüdyoda kaydedilmiş bir albüm dinliyorum" bilinci alıyor. Bu kişisel tercihlerinize göre olumlu ya da olumsuz bir durum olabilir tabii. Grubun daha çok dikkat çekmesini sağladığıysa yadsınamaz. Not edelim, albüme adını veren Notre Epoque'ta Walt Whitman'ın Once I Pass'd Through A Populous City şiiri, Chaque Ville'de ise yine Whitman'dan Salut Au Monde alıntılanıyor.

Bir de konser albümleri Concert Au Réservoir var ki henüz dinlemedim. Söyleyeceklerim işte bu kadar, kendileri anlatsınlar meramlarını. Adam gibi fotoğrafları da yok, albüm kapağıyla idare.

Dis-moi C'est Quand

devamı...

17 Nisan 2010

Seasick Steve


Uzunca bir süreden beri bırakın yeni albüm dinlemeyi, müzik bile dinlemeye vaktimin olmadığı şu günlerde bu yazıyı yazmayı kendime bir borç bilirim. Az önceki cümlemden de anladığınız üzere insanoğlunun başbelası olan "çalışmak" isimli mevzuyla meşgulum. Bu sabah bilgisayarımı açtığımda indirilecekler listesinin başında duran "seasick steve" isimli birşeyle karşılaştım. Birşey diyorum çünkü aldığım bu notun müzik mi? film mi? ne olduğunu unutmuşum. Kısa bir araştırmadan sonra anladım ki, bahsi geçen şey, Oakland, California'dan blues country müzisyeni Seasick Steve'in ta kendisi. Kendisini "şarkı ve dans adamı" diye adlandıran SS'in "Dog house music" isimli albümü başlar başlamaz Orta Amerika esintilerini de beraberinde getirdi ve albümün sonuna kadar da öyle devam etti. 3 telli gitarı, Mississippi drum machine adını verdiği ve perküsyon niyetine kullandığı tahta kutusu ve bir adet çatallı sesiyle, bence Türkçe'deki "az ama öz" söz öbeğine tekabul ediyor. Blues country sevenlere tavsiye edilir.


devamı...