13 Ağustos 2007

a love song for the collaboration..




Konser haberini aldığım günden beri artan, konser sonrasında da pek azalmayan heyecanımı dizginleyerek girişiyorum yazıya. The Good, The Bad & The Queen'in konser performansını Roundhouse konserinin bootleg'inden ve youtube'daki videolarından az çok biliyordum. Beni heyecandan titreten şey, yıllardır hayatımın sountrackini yapan Damon Albarn'ı görüp, onunla beraber şarkı söyleyecek, muhteşem Paul Simonon'un basını duyacak olmamdı. Sahne önü biletlerimizi edinip, benim "eyvah geç kaldık, en önde yer kalmayacak" hezeyanım sonucu 19:00'da Parkorman'da hazır ve nazırdık. Sahne önünün bomboş olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Sahne önünde kamp kurup Sakin'i izledim, iyiydiler. İyi de bir dinleyici kitleleri vardı. Dandadadan harikaydı, birkaç yeni şarkı çaldılar, sahneyi yıkıp gittiler. Canlı performanslarının bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Mor ve Ötesi benim için çoook sıkıcıydı, bitmek bilmedi. Büyük heyecanla gittiğim her konserden önce Mor ve Ötesi'ni dinlemek zorunda kalmak canımı sıkıyor.
Nihayet sahneyi terk ettiklerinde derin bir nefes alıp sahnenin GBQ için hazırlanmasını izlemeye başladım. Arkaya çekilen perdeyle mekan değiştirip eski, karanlık Londra'ya ışınlandık. Damon'ın piyanosu, yaylıların sandalyeleri derken dumanlar kapladı ortalığı. Önce başlarında silindir şapkaları ve siyah elbiseleriyle yaylı grubu geldi. Küçük bir girizgahtan sonra dumanlar eşliğinde Damon, Paul, Tony ve Simon yerlerini aldılar. Yıllardır şarkılarıyla hem tepinip hem ağladığım adamı tam karşımda görmek çok garipti, beraber History Song'u söylemeye başladığımızda her şey gerçekdışıydı. Bir yanda Damon Albarn'ın sesi, bir yanda üstüne isminin kazındığı basıyla Paul Simonon, bir çeşit his havuzuna düşmüş gibi oldum. En ağır basanları hayranlık ve şaşkınlıktı.
Albümü baştan sona, aynı sırayla çaldılar. Ön taraftaki seyircinin şarkılara katılımı beklediğimden daha iyiydi. Konser boyunca hem piyanoda oturmuş kalabalığa bakarken, hem sahnede gezinirken birçok kez Damon'la gözgöze geldiğimi sandım, veya geldim, bilmiyorum. Ama The Bunting Song'u söylerken önümüzdeki anfiye oturduğunda, arka taraftan bir kızın "Damooon" diye bağırışını taklit eden jeremy'ye bakıp güldüğünü gözlerimle gördüm haha! Yine önümüzde otururken patlayan flaşlardan rahatsız olup yüzünü diğer yana çevirdiğini de ekleyeyim.
Paul dünyanın en karizmatik basçısı olduğunun yüzde yüz farkında olarak, sigarasını basın klavyesine sıkıştırıp sahnede dolaşıyordu. Seyirciyle arası çok iyiydi, ismini bağıranlara basın klavyesini doğrultarak karşılık veriyordu. En etkileyici anlardan biri, Damon piyanodayken Paul'ün bir kara filmden fırlamış gibi piyanoya dayanıp sigarasını yakması, ardından şarabını yudumlamasıydı. Damon ve Paul'ün sırt sırta verdiği anlar da (fotoğraftaki gibi) unutulmazlar arasına girdi. Paul'ün boynunda asılı olan anahtar da dikkatimizi çekti.
Simon Tong seyirciyle ilgilenmedi, daha çok Damon'la bakışıp birbirlerine gülümsüyorlardı. Tony Allen da davulda etrafa gülücükler saçıyordu. Aslında sahnedeki herkes birbirine gülüyor, aralarında şakalaşıyordu. Kenardan müzisyenlere kaş göz yapan teknisyenler dahil. Kendi aralarında bu kadar eğlenen bir grup görmemiştim. Yakaladıkları mükemmel uyumdan ne kadar hoşnut oldukları belli oluyordu. Yaylı grubunun ritmik baş hareketlerine kadar her şey uyumluydu.
Son şarkı The Good, The Bad & The Queen uzadıkça seyirci de iyice coştu. Şarkıyı bitirip içeri kaçtıklarında bis için geri geleceklerinden emindik zaten. Geri döndüklerinde GBQ'ye kaldıkları yerden devam ettiler. Ardından Herculean'ın b-side'ı Back In The Day geldi. Konserlerinde kendilerine eşlik eden Lübnan-Suriye'li Eslam Jawaad, cübbesiyle sahneye çıktı ve beraber yine bir b-side olan Mr Whippy'yi icra ettiler. Jawaad kalabalığa barış işareti yaptırdı, grup üyelerini teker teker alkışlattı. Damon da daha önce bir alkış şovu yaptırmıştı. Bu arada Damon, 30 yıl önce, 9 yaşındayken İzmir ve İstanbul'a geldiğini, sokaklarda gezindiğini ve bu ülkenin her zaman kalbinde bir yeri olduğunu söyledi. Maalesef sona ulaşmıştık, Damon bizi 9'a kadar saydırdı ve 9 olduğunda müzik bitti, sahneden ayrıldılar. En son Paul gitti, gitmeden önce "Paul" diye ciyaklayan bize, herkese el salladı. Bis boyunca bir ümit, Guns of Brixton diye bağırdık ama sadece gülümsemekle yetindiler. Bir süre daha alkışladık, gelmeyeceklerini tahmin etmemize rağmen. Daha sonra sahne görevlilerinden kopardığımız setlist'le avunup eve döndük.
Konser başlayana kadar katılımın az olacağını düşünüyordum, konser sırasında arkama baktığımda sahne önü ve arkada görebildiğim alanın dolu olduğunu gördüm. Seyircinin performansından memnun olduklarını tahmin ediyorum, çünkü çığlık sesleri geldikçe Damon'la Paul bakışıp gülüyorlardı. Özellikle konserin sonuna doğru ve bis boyunca seyirci çok coşkuluydu.
Sahnedeki adamların benim için teker teker, ve bir grup olarak sahip oldukları önem çok büyüktü, sonuçta hayatım boyunca izlediğim en iyi ve unutulmaz konserlerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Mümkünse tekrar tekrar izlemek isterim. Damon'ı Blur'le izleyebileceğimden de umutluyum. Üstünden geçen bu kadar saatten sonra hissettiğim şey sadece özlem. Konser gecesine yeniden dönebilme isteği.


Konser Fotoğrafları

3 yorum:

kitsch insect dedi ki...

efenim gitmiş kadar olduk.güzel bir yazı olmuş.hissettim.

dismantling utopia dedi ki...

deymın lan deymıın:)) asdjşkjşaskşa:)))

jesterdvine dedi ki...

mazide dolaşayım demiştim bu gece, ne mutlu oldum bu yazıyı okuyunca :)

Kardeşimle gittiğim sanırım ilk konserdi ve biz de çok eğlenmiştik, önümüzdeki dansöz misalı kırıtan iki kız ve aralarına sonradan eklenen bir sapın kızların tekini götürmesi dışında :)

velhasıl, muhteşem bir dakiklikle başlayıp bizlere unutulmaz bir gösteri sunan bir konserdi. Lütfen bir daha olsun ve lütfen Cemal Reşit Rey gibi prestijli bir mekanda olsun da takımları çekip efendi efendi bu şık grubu ve müziği dinleyelim.