Üç ayı geçmiş yazmayalı. Buralarda hala birileri var mı? Bu yazıyı yazmadan önce oturup hafızamı tazelemeye çalıştım biraz, konseri ayrıntılarıyla hatırlamaya çalıştım. Bant'ın kulaktan kulağa konser serisi kapsamında, 7 Haziran gecesi Arka Oda'da izledik Tara Jane O'Neil'i.
Bu kadınla tanışıklığım yenidir, In The Sun Lines ve A Ways Away albümlerini dinleyip hoş bulmuşumdur müziğini. Küçük ve samimi bir ortamda kendisini dinlemek de güzel bir fikir gibi göründüğünden leş gibi sıcak bir Haziran akşamı Arka Oda'daki yerimi almışımdır. Büyük beklentilerim olmadığı sanırım anlaşıldı.
Konseri açan OAK benim için gecenin en önemli kazancıydı, onları dinlemekten çok keyif aldım. Maalesef aynı şeyi Tara için söyleyemem. Tavırlarıyla, konuşmasıyla, anlattığı hikayelerle, Cher'i nasıl sikebileceğini merak etmesiyle benim için o kadar iticiydi ki, hayatımda ilk defa sahnedeki birini izlerken içimdeki hoşnutsuzluk bu kadar güçlüydü. Bir samimiyetsizlik dalgası aktı sanki mikrofondan bana doğru. Seyirciye sarf edilen "I love you"lar ilk defa bu kadar yalan geldi. Gerçi insanlar böyle hissetmiyor gibiydi, konseri daha iyi yapmak için çabalıyorlardı kendilerince. Ama seyirciye dağılan bütün o zillerin bir işe yaraması için ortada bir iletişim olması gerekti ve ben böyle bir şey hissetmedim.
Hangi albüme ağırlık vermiş, ne çalmış, hiçbirini söyleyemem. Önemli de değil, çünkü dinlediğim şarkıların şu anda verdiği hisle ilgisi yoktu oradakilerin. Cehennemi sıcakta, kısık ışıklarla, bir saatten belki biraz fazla sürdü bu hadise ve bittiğinde gerçekten çıkıp gideceğim için mutluydum. Tara Jane O'Neil'ın performansı da orta büyüklükte herhangi bir grubun konserini açan solo sanatçılardan daha iyi değildi. Sorry. Benim kadar sıkılmayanlar vardır umarım.
Son olarak konserle ilgisiz bir şey; aylar sonra buraya yazmak ve birilerinin bunu okuyabileceğini düşünmek birden çok iyi geldi.
Uyuşukluk üzerine tahsil yaptığım için bugüne kadar cümlelerimi toparlayamadım, özür dilerim. Tindersticks hayatımda büyük yere sahip bir grup değil, üç beş şarkısını bilirim o kadar, bu yüzden gayet sakin halde, sadece iyi müzik dinlemek üzere gittim CRR'ye.
Konser saatinde başladı. Açılışı bilgisayarı ve gitarıyla İrlandalı David Kitt yaptı. Kendisinin "Türkiye'yle ilgili bildiğim tek şey küçükken Midnight Express'te izlediklerim. Umarım bir şeyler değişmiştir. Bi şey demedim tamam, ehi ehi." ifadesini yersiz buldum. Sanırım yarım saat civarında kaldı sahnede.
Tindersticks ilk birkaç şarkı boyunca mikrofon ve ses seviyeleriyle ilgili sorun yaşadı. Stuart Staples'ın "This is fucked." çıkışından sonra mikrofon değişti, olay halledildi. Grupla ilgili ne söyleyebilirim ki, kendilerini ilk defa izledim ve büyüleyiciydiler. CRR'nin rahat koltuklarına gömülüp, kimsenin çıt çıkarmadığı, sahnedekilerin ayaklarının çıkardığı gıcırtıların bile duyulduğu bir ortamda müziği solumak huzur vericiydi. Seyirci tam da olması gerektiği gibiydi. Ses çıkarmamak için fotoğraf makinemin deklanşörüne basmaya bile çekindim.
Zarafetin vücut bulmuş haliydi sahnedeki her adam. Karşılarında böyle güzel bir seyirci olduğu için onlar adına, konser CRR gibi güzel bir yerde olduğu için de Tindersticks dinleyicisi adına mutlu oldum, sonunda iki bisle ödüllendirildik zaten. CRR değerlendirilmesi gereken harika bir salon, orada olmayı özlediğimi fark ettim. Konserden 20 gün sonra görüyorum ki bende bir huzur ve mutluluk duygusu bırakmış Tindersticks.
Setlist şöyleydi: Introduction, Yesterdays Tomorrows, The Flicker of A Little Girl, Feel The Sun, E-Type, Other Side of the World, The Organist Entertains, Dyin' Slowly, City Sickness, Say Goodbye to the City, Sleepy Song, She's Gone, Hungry Saw, Mother Dear, Boobar, All The Love, The Turns We Took, My Oblivion, Her, My Sister, Tiny Tears (sıralamadan emin değilim).
Silent Land Time Machine, geçtiğimiz yıl ekim ayında &hope still adındaki albümünü Indian Queen Records ve Time Lag den yayınladı. Albüm kritiğine geçmeden önce Silent Land Time Machine den bahsetmek istiyorum.SLTM i tek kişilik bir orkestra gibi düşünün. Jon, Godspeed You! Black Emperor ve A Silver Mt. Zion dan aldığı ilhamı içinde viola, keman, gitar, akordiyon, piyano ya da eline alabildiği her ne varsa müziğine katıyor. Keman söz konusu olunca müzisyenin gerçek ilhamlarını belirtmek gerek violist Anni Rossi ve A Silver Mt. Zion dan tanıdığımız Sophie Trudeau bu güzel ilhamlar.Kısacası bu ilhamlarla ve bu enstrümanlarla kendi çok sesli grubunu kuruyor Austin-TX da. Albümündeki parçalar şöyle; Everything Goes To Shit, I Shouldn't Be In School, The Thing This Doesn't Mean Is Nothing, The Contours of Perfect Distance, Electronic Transmission(S), Down To Hill, Copperpot Topography. Gelelim müziğinin nasıl olduğuna. Şimdi bu kadar çok enstrüman olunca, tek kişilik bir 'orkestra' olduğunu söyleyince ve tabiki A Silver ı da anınca akla hemen post- rock demek geliyor. Açıkcası SLTM için polyfoni müziğinin içine süreklemek için bir yol gibi. Hafif bir akordiyon sesi duyunca galiba biraz folk da diyebilirsiniz ya da Electronic Transmission dinlediğiniz de elektronikten bahsetmek zor da olmayabilir. Ama birden yaklaşık 13 dakikalık Copperpot Topography parçasını dinleyince onun size sunduğu bitmek bilmeyen enerjisiyle karşılaşabilirsiniz ve içinde herşey olan bir dünya ile. Her neyse ben şu post- rocktır bu anti deneysel folktur demek istemiyorum ama last fm de bir günlük yazısında okuduğum SLTM için verilen post-americana-psyminimal-desktop-folktronica tür kavramını duyunca biraz eğlendim her neyse myspace sayfasında experimental chamber folk/ rock olarak tanımlamış kendisini bunu ekleyerek kafanızı bu türler konusunda daha da karıştırarak bu konuyu kapatmak istiyorum. Benim hoşuma giden tarafı bu çok kişilikli adamın kendini ifade etme biçimi. Genel olarak müziğinde söz yok ama arada müziğine eşlik eden insan sesleri de yok değil bunu Copperpot Topography dinlediğiniz zaman görebilirsiniz. Her neyse kullandığı herşey müziğini ve dinleyenini bir yere götürebiliyor yani bana herşey onun ifadesinde yerli yerinde geldi. Son olarak söyleyebilceğim şey şudur eğer bir yerlerde rastlarsanız tek kişilik bu orkestrayı dinlemeden geçmeyin.
Uzun zamandır yazmak istediğim bir grup Glasgowlu The Twilight Sad. Vokalde James Graham, gitar ve akordiyonda Andy MacFarlane, bas gitar ve glockenspiel'de Craig Orzel, davulda Mark Devine'den oluşuyor. İlk albümleri Fourteen Autumns & Fifteen Winters, 2007'de çıktı.
Albümü dinlerken çok katmanlı bir müzik tarafından sarıldığımı hissediyorum. Yükselip alçalan elektrogitar dalgaları arasında davul ve ziller. James Graham'ın güçlü sesi ve belirgin İskoç aksanı, şarkıları daha zevkle dinlenir hale getiriyor. Albümde çoğunlukla sakin olsa da sahnede agresif bir vokali var.
Şarkı sözleri Graham tarafından yazılmış. Albüm kapağından da anlaşıldığı gibi aileye karşı bir öfke, hayal kırıklığı, insanlara inançsızlık mevcut karanlık şarkı sözlerinde. Graham, ikinci albümde sözlerin daha da karanlık olduğunu söylüyor, ayrıca daha gürültülü olacakmış. Geçtiğimiz yıl, albümdeki bazı şarkıların farklı versiyonlarının yer aldığı Here, It Never Snowed. Afterwards It Did adlı bir EP yayınladılar. Edward Scissorhands'den alıntılanan albüm adı, içine kapanık romantik çocuklar olduklarını düşündürdü bana.
Aralık'ta sınırlı sayıda basılan Killed My Parents and Hit The Road'da ise birkaç konser kaydı ve The Smiths'ten Half A Person, Joy Division'dan Twenty Four Hours, Yeah Yeah Yeahs'den Modern Romance coverları bulunuyor. Albüm kapağı ve adı Sonic Youth'un Goo'suna bir selam. Bu güzel İskoç arkadaşların tüm kayıtlarını tavsiye ederim. Yeni albüm Eylül'de çıkacakmış, beklemeye değer.
Out from my window across from the city I have what's considered a good view Two blocks from the subway, three from the fountain Where I walk to break in new shoes Beynimi karalama defterine dönüştüren anılardan kurtulmak için ya da kurtulduğum ölçüde daha yaşanılır kılmak için eski bir izlenim olan bir konser yazısına başlamak ne güzel. Konserim Damien Jurado'nun kasım 2008 Paris La Fleche d'or adlı -haftanın her günü neredeyse canlı performansların olduğu- bir mekanda geçiyor. La Fleche d'or güzel bir mekan ama bir yandan da bana oldukça karmaşık gelen bir ziyaretçi kitlesi var.Mekan eski bir gardan bozma ve yanlış hatırlamıyorsam La Fleche d'or adlı garın treninden de ismini alıyor. Açıkcası görünüş olarak çok güzel ama konserden yükledeğim videoyu da dinlerseniz ne kadar çok gürültülü bir mekan da olduğunu görürsünüz.Tabi bunda La Fleche d'or un sadece bir konser mekanı olmamasının da payı büyük. Herneyse önemli olan Damien Jurado yu canlı dinlemek tabi ki. Konser olması gereken zamandan daha geç olmasının verdiği bir sıkılmayla başladı.Fakat Damien sahneye tek başına çıkınca farkettik ki bir sorun vardı. Grubu Ingiltere'den gelememiş ve Damien pasaportunu kaybetmişti vs. Hayli yorgun görünüyordu ve hatta sanki o an mekana gelmiş ve gelir gelmez sahneye çıkmıştı.Ama çalmaya başladığı zaman onu dinlemeye gelen seyirci hem de kendisi dinlendi. Grubu yanında olmamasına rağmen dinleyicileri müziğiyle sesine ve sözlerine bağladı.Açıkcası bu tip canlı performanslara alışık bir kitleyle izleyince konseri siz de normal bulabiliyorsunuz ama düşününce aslında bir hayal kırıklığı içinde o mekandan ayrılmadığımı söyleyemem.Ama Damien Jurado yu dinlemek yine de geçmişe baktığımda tekrar tekrar yaşayabilseydim dediğim anlardan biri olucaktır. Konserde kaydetmeye çalıştığım Ohio şarkısını sona ekliyorum umarım bir izlenim olur sizin için de.