
Lian Lunson'ın 2005 tarihli Leonard Cohen belgeseli. Film, 2005'te Sydney'de gerçekleşen "Came So Far For Beauty" başlıklı Leonard Cohen tribute konserinden performanslar, projede yer alan sanatçılar ve Cohen'in kendisiyle röportajlardan oluşuyor. Filmin sonunda bir de Cohen ve U2'dan "Tower of Song" icrası var.
Cohen şarkılarını yorumlayanlar röportajlarda onunla nasıl tanıştıklarını, kendileri için önemini ve projeye nasıl dahil olduklarını anlatıyorlar. Bağlama unsuru gibi kullanılan Bono ve The Edge röportajları da Cohen'in kendileri üzerindeki etkisi üzerine çoğunlukla. Açıkçası bu son röportajları pek gerekli bulmadım, sondaki performansa hazırlık için serpiştirilmiş. Asıl önemli olan tabii Cohen'in kendi hayatı, şiiri, müziği üzerine konuşmaları. Beautiful Losers'ı yazdığı Yunanistan günleri, neden hep takım elbise giydiği, ailesi ve çocukluğu, babasının ölümüne yaklaşımı, dinin yaşamındaki yeri, şarkılarının nerelerden kaynaklandığı... Cohen röportajları gayet samimi ve tatmin edici. Cohen'in sahne adamı, kadınların sevgilisi imajı hep vurgulanırken kendisi 10000 gecelik yalnızlığı boyunca buna güldüğünden bahsediyor.
Filmin geneline hakim olan, sahne tasarımıyla da uyumlu pembe renk görsel bütünlüğü sağlamış. Cohen'in fotoğrafları, çizimleri ve elyazıları röportajlara eşlik ediyor. Beni zaman zaman rahatsız eden tek şey, sahnede gördüğümüz kişilerin yanında ilgisiz duran Bono ve The Edge röportajlarıydı. Onlar da nihai Tower Of Song'la bir yere bağlanıyor dediğim gibi.
Peki sahnede kimleri izliyoruz? Nick Cave, Rufus Wainwright, Kate&Anna McGarrigle, Martha Wainwright, Beth Orton, Linda Thompson, Teddy Thompson, Jarvis Cocker, The Handsome Family, Julie Christensen, Perla Battala. U2&Cohen işbirliği asıl konserde yok, özel tasarlanmış bir sahnede çekilip eklenmiş.
Toplamda baktığımda bence hoş bir film. Cohen'in close-up'larla bezeli samimi konuşmalarında içini açtığını hissettim. Adamın anlattıklarıyla bir yandan sahnede gördüğümüz müziği ve sözlerini bir arada algılamak, neyin nereden çıktığını görerek şiiri daha iyi kavramayı sağlıyor.
devamı...
kapat

Daha önce bahsettiğim Control'ün etkisinden biraz çıkmamı sağladı Julien Temple'ın (The Great Rock And Roll Swindle, The Filth And The Fury, Glastonbury) belgeseli. Glastonbury'deki kamp ateşiyle hippileri, punkları, reggaecileri birleştiren Strummer'ı, köprü altında yaktıkları ateşin etrafında toplaşan arkadaşları anlatıyor. Strummer'ın dünyanın her köşesinden müziği insanlara ulaştırdığı radyo programı da bu anlatıya fon müziği oluyor.
Tüm dünya müziğini kucaklayan Strummer gibi birinin bu konsept içinde anlatılması yerinde olmuş. Yine Strummer'ın kişiliğini göz önüne alırsak, doğum yeri Ankara'dan bahsedilirken dansöz ve deve görüntülerinin üzerine Rock The Casbah'ı yapıştırmak, beklenmeyecek kadar oryantalist. Bu kolaycılık dışında filmle ilgili bir hoşnutsuzluğum yok.
Strummer'ın diplomat babası sayesinde küçüklüğünü ülke ülke gezerek geçirmiş olması ve ilerleyen yıllarda ağabeyinin yatılı okuldaki intiharıyla başlıyoruz. 68'de ergen olmanın harika olduğundan dem vuruyor ve gençlik yıllarımıza hippilerle beraber işgal ettiğimiz boş binalarda başlıyoruz. Arkadaşları Strummer'da hep varolan liderlik havasından, kendisine uygun gördüğü isimlerden bahsediyor.
Müzik kariyeri de bu yıllarda "The 101ers" ile başlıyor. Grup Roundhouse'da çalacak kadar büyüyor. Daha sonra Sex Pistols ile tanışıyorlar ve Joe, grubu dağıtıyor. The Clash kurulup provalarına hız verdikten sonra Strummer, punk'ın büyük hatalarından birine ortak oluyor. Hippi arkadaşlarıyla bağlantısını koparıyor ve punk'ın kendisi için yarattığı kalıba giriyor. Punk, kurallara karşı çıkmasına rağmen bir süre sonra İngiltere'de kendi kurallarını yaratıyor ve bir anlamda muhafazakarlaşıyor.
Filmde Strummer'ın hataları, hırsı, değişken karakteri açıkça anlatılmış. Karşımızda yine bir ikon değil, hatalarıyla ve pişmanlıklarıyla dengeli işlenmiş bir müzik adamı var.
The Clash'in bir memuriyete dönüştüğü fark edilip buna son verildikten sonra Strummer sinema oyunculuğuna el atıyor. Dünya müziklerine daha çok gömülüyor. Eski dostlarıyla bağlarını yeniden kuruyor ve hayatını herkesi birleştiren bir kamp ateşine çeviriyor. Grubu Mescaleros'la müziğe bir süre daha devam ediyor. Öldükten sonra da ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
Filmin akışı bu şekilde, hem Strummer'ın hayatına hem de döneme objektif bir bakış. Dikkatimi çeken şey filme konuk olan onlarca kişinin arasında Paul Simonon'un olmaması, ve filmde Guns of Brixton'ın hiç duyulmaması. Bir de katılımcıların isimleri verilseydi, izleyicinin takip etmesi daha kolay olurdu. Bunun dışında Joe Strummer'ın çizimlerinden araya serpiştirilen animasyonlar oldukça hoş.
Konuk listesinde eski The Clash üyeleri ve Strummer'ın bir çok arkadaşının yanında Bono, Jim Jarmusch, Johnny Depp, Anthony Kiedis, Flea, John Cusack, Steve Buscemi, Matt Dillon gibi isimler de var.
Özetle, konukları, anlatım tarzı ve görselliğiyle tatmin edici bir belgesel. Control'den sonra bir doz alınmalı.
joestrummerthemovie.com
devamı...
kapat