Son yazımın üzerinden neredeyse 4 ay geçmiş olduğunu dehşetle görüyor ve yakında bu ovaların yeni yazılarla yeşilleneceğini temenni ediyorum. Geçici bir süre için yayınımızı Paris'ten yapmamız sebebiyle İstanbul'daki konserlerle ilgili yorum yapamayacağız fakat burada olup bitenleri takip edebildiğimiz ölçüde paylaşırız tabii (Sun Kil Moon konseriyle başladık zaten=). Sessizliğimi bozmak için günlerdir zevkle dinlediğim yeni Isobel Campbell & Mark Lanegan çalışmasını seçtim. İkilinin ikinci albümü Sunday At Devil Dirt'teki şarkıların çoğu Isobel Campbell'a ait. Mark Lanegan'ın karıştığı her işte olduğu gibi burada da bir karanlık hissediliyor. Campbell'ın back vokal yaptığı Back Burner, The Raven, Salvation gibi şarkılar bence albümün en iyileri. Vokallerin eşit dağıldığı şarkılar (ve Isobel'in solo götürdüğü Shot Gun Blues) da gözardı edilemez ama albümün atmosferindeki en büyük katkı Lanegan'a ait. Campbell'ın sesi de Pixies şarkılarındaki (özellikle Hey'deki) Kim Deal baharatı kadar güzel. Bir sarhoş blues'u, kara film barı, cool adam Lanegan ve onun sevgilisi Campbell şeklinde şekillendi bende müzik görsel olarak. Pitchfork'taki kritikte hislerime tercüman olan bir paragrafa rastladım ki burada alıntılamak isterim: "Yine melankoli, minör folk melodileri, casusluk teması ve spagetti-western cool'u albüme rengini veriyor. Buna düz baslar, yaylılar, hafif davullar, elektrogitar tıngırtısı ve oda-popunun ana dayanakları eşlik ediyor. Ve yine Campbell kendi albümünde bir lider değil, yardımcı oyuncu olarak arka planda kuğurdarken daha iyi. Tabii şarkıların çoğu ona ait ama vakarı Lanegan sağlıyor." Lanegan vokalini sevmeyenler için çok tercih edilebilir bir albüm değil, zira kendisinin solo çalışmalarının daha az karanlık ve iyi bir back vokalle desteklenmişi gibi geliyor kulağa. Isobel Campbell vasıtasıyla kendisiyle tanışanlar da olabilir tabii. Aralık ayında ikiliyi Paris'te izledikten sonra konser yorumlarımı da yazacağım zevkle =) Tekrar kucaklıyorum hepinizi, özlemişim yahu!
Sun Kil Moon geçtiğimiz salı Paris te La Maroquinerie de bir konser verdi.Konserden bahsetmeden önce söylemeliyim ki sun kil moon konseri tam da arkadaşım ve benim paris teki ilk günümüzdeydi.Konsere cok gitmek istiyorduk ve fakat konser mekanın nerde olduğunu bilmiyorduk neyseki metro vardı.Haritalardan bulduğumuz hatlara binip inip en sonunuda mekanın bulunduğu bölge olan menilmontant a geldik ama mekanın bulunduğu cadde haritalarımızda yoktu biz de paris teki ilk yokuşumuza çıkmaya başladık ve sonunda rue boyner karşımızdaydı sağa döndüğümüzde ise işte la maroquinerie :) hızlı adımlarla biletleri aldık konsere hazırlanmak için biraz mola verdik ve sonunda peyote ve babylon arası konser mekanına girdik.Önce Alexandra Varlet dinledik.Varlet, espirili tavrı ve şarkılarıyla yaklaşık 1 saat sahnede kaldıktan sonra ve işte Mark Kozelek ve sun kil moon....Ne desem bilmiyorum konser sürükleyiciydi herşeyiyle doyurucuydu.Şaşkındık bir süre farketmedik ama şanslıydık.Şu an birden ne yazmam gerektiğini bilemedim ama benim için önemli bir konserdi sun kil moon dinleyicilerinin isteyeceği her şeyi çaldılar ve iki bis yaptıktan sonra Mark yalnız başına bir şarkı söledi ve cümlesini bitirmeden sahneden ayrıldı.(Yaklaşık 2, 2 buçuk saat sahnede kaldılar.) Biz de oradan şaşkın, yorgun ve mutlu şekilde uzaklaştık..
Lian Lunson'ın 2005 tarihli Leonard Cohen belgeseli. Film, 2005'te Sydney'de gerçekleşen "Came So Far For Beauty" başlıklı Leonard Cohen tribute konserinden performanslar, projede yer alan sanatçılar ve Cohen'in kendisiyle röportajlardan oluşuyor. Filmin sonunda bir de Cohen ve U2'dan "Tower of Song" icrası var. Cohen şarkılarını yorumlayanlar röportajlarda onunla nasıl tanıştıklarını, kendileri için önemini ve projeye nasıl dahil olduklarını anlatıyorlar. Bağlama unsuru gibi kullanılan Bono ve The Edge röportajları da Cohen'in kendileri üzerindeki etkisi üzerine çoğunlukla. Açıkçası bu son röportajları pek gerekli bulmadım, sondaki performansa hazırlık için serpiştirilmiş. Asıl önemli olan tabii Cohen'in kendi hayatı, şiiri, müziği üzerine konuşmaları. Beautiful Losers'ı yazdığı Yunanistan günleri, neden hep takım elbise giydiği, ailesi ve çocukluğu, babasının ölümüne yaklaşımı, dinin yaşamındaki yeri, şarkılarının nerelerden kaynaklandığı... Cohen röportajları gayet samimi ve tatmin edici. Cohen'in sahne adamı, kadınların sevgilisi imajı hep vurgulanırken kendisi 10000 gecelik yalnızlığı boyunca buna güldüğünden bahsediyor. Filmin geneline hakim olan, sahne tasarımıyla da uyumlu pembe renk görsel bütünlüğü sağlamış. Cohen'in fotoğrafları, çizimleri ve elyazıları röportajlara eşlik ediyor. Beni zaman zaman rahatsız eden tek şey, sahnede gördüğümüz kişilerin yanında ilgisiz duran Bono ve The Edge röportajlarıydı. Onlar da nihai Tower Of Song'la bir yere bağlanıyor dediğim gibi. Peki sahnede kimleri izliyoruz? Nick Cave, Rufus Wainwright, Kate&Anna McGarrigle, Martha Wainwright, Beth Orton, Linda Thompson, Teddy Thompson, Jarvis Cocker, The Handsome Family, Julie Christensen, Perla Battala. U2&Cohen işbirliği asıl konserde yok, özel tasarlanmış bir sahnede çekilip eklenmiş. Toplamda baktığımda bence hoş bir film. Cohen'in close-up'larla bezeli samimi konuşmalarında içini açtığını hissettim. Adamın anlattıklarıyla bir yandan sahnede gördüğümüz müziği ve sözlerini bir arada algılamak, neyin nereden çıktığını görerek şiiri daha iyi kavramayı sağlıyor.
Beni yazmaya iten bu uzun adamdan ve müziğinden bahsedeceğim için çok mutluyum.Nasıl başlasam bilemiyorum ama onu dinlemekten gerçekten hoşlandım.Tesadüf eseri elime geçen albümünü dinlemeye başladığımda böyle bir ses ve müzikle karşılacağımı bilmiyordum. Üstüne üstelik bu çok sevdiğim müzisyenin ülkesini öğrenince ayrıca mutlu oldum(aslına bakarsanız ilk tepkim "yok artık nasıl olur"du).Çok uzatmadan the tallest man on earth gerçek ismiyle Kristian Matsson'un ki isminden de anlaşılabileceği gibi İsveçli olduğunu öğrendim.Bir kat daha sevgim arttı böylece ve daha bir zevkle dinlemeye başladım.Dinlettip insanlara nereli olduğunu tahmin etmelerini istedim ve genel tahminler Amerika'ydı ama ne güzel ki İsveçliydi.Müziğinden bahsedersem folk-blues denebilecek bir tür her ne kadar böyle tanımlamaları sevmesem de yazıyı okuyacaklar için fikir olsun diye söylüyorum.Gerisi dinlediğinizde sizde kalıcak izlenim olacaktır.Dinlediğim albüm olan "Shallow Graves" beni oldukça tatmin etti.The Tallest Man On Earth, yeni yol arkadaşım olucak en azından şimdi öyle görünüyor.Son olarak eğer bir yerlerde rastlarsanız es geçmeyin derim ben.İyi dinlemeler..
3 Mayıs akşamı Yeni Melek'te gerçekleşen The Gutter Twins konseriyle hasret kaldığım müziğe kavuştum. Kapılar açıldığında salonda en fazla 20 kişi vardı. Sahne önünde, Radyo Eksen'in özenle seçtiği 90'lar şarkılarıyla zaman yolculuğu yaparken insanlar da yavaş yavaş gelmeye başladı. Seyircinin yaş ortalaması 30'a yakındı sanırım, eski grunge havaları herkesi memnun etmiş gibi görünüyordu. Eski Screaming Trees plaklarını yanında getirenler vardı. Grunge'ın yakalayamadıkları altın yıllarını şimdi telafi etmeye çalışanlar vardı (benim gibi). Aslında bu kadar grunge'dan bahsediyoruz ama The Gutter Twins'in bir grunge grubu olduğu söylenemez. Mark Lanegan söz konusu olunca algı şaşıyor tabii. Arkadaşlar 23:00 gibi sahnede yerlerini aldılar. Mr. Lanegan'dan bir "İyi akşamlar" duyduk. Grubu sahnede Greg Dulli çekip çeviriyor. Herkesle iletişim halinde, seyirciyle de. Front Street'te sahne önüne inmesi keyfimize keyif kattı. Mark Lanegan sanki tek başına gibi. Etrafla ilgilenmiyor. Ara sıra su içiyor. Mikrofonuyla haşır neşir oluyor. Gözleri açık mı değil mi o bile anlaşılmıyor çoğu zaman. Ama adamcağızın yüzüne patır patır flaş patlatırken kendisiyle gözgöze gelmek de insanı ürpertiyor. Layne'in, Cobain'in hatırasını yakalıyorum sanki. Konser boyunca neredeyse sadece Lanegan'ı izlediğim belli oluyor herhalde. Albüm şarkılarıyla başlayıp coverlara daldılar. Front Street'te "Come on feel me now" dedik Dulli'yle 50 cm mesafeden. İyi bir setlistleri olsa da Circle The Fringes, No Easy Action, Shadow of The Season ve hatta Where Did You Sleep Last Night (belki Long Gone Day? yok artık) içimde ukte oldu. Tüm şarkıları hakkını vererek, cayır cayır ve kütür kütür çaldılar söylediler. Ses sisteminin elverdiği ölçüde dinledik biz de, en önde olmamın etkisi mi bilmiyorum ama sesler birbirine çok karıştı, Lanegan'ın sesi kısık kaldı. Greg Dulli'nin bol sigaralı, neşeli yüksek performansı, Mark Lanegan'ın dövmeli elleri, davulcunun yaşattığı "hah şimdi kıracak bageti" keyfi yanımıza kar kaldı. Yılın bence şimdiye kadarki en önemli konseri de bir kısmımızın hayatında iz bırakarak geçip gitti.
Setlist The Stations God's Children All Misery/Flowers Live With Me (Massive Attack) Seven Stories Underground Idle Hands Bête Noire Down The Line (Jose Gonzales) I Was In Love With You St. James' Infirmary Blues Spanish Doors (albüme girmemiş) Eat A Peach (yani Each to Each) Front Street
Bis Papillon (The Twilight Singers) Hit The City (Mark Lanegan) King Only (The Twilight Singers) Methamphetamine Blues (Mark Lanegan) Number Nine (The Twilight Singers)